Yazdır

Şehidimin Kanı Yerde Kalmasın

Sayfa sizlere ulaşmadan önce sayfanın mizanpajı ve içeriği hakkında Hakimiyet Gazetesi’nde Ahmet Aka ile konuşurken isim için de farklı görüşler oluştu.

Ahmet Tapu Ağabey mizanpajı için görüşünü söylerken, aslında ismini de bulmuş oldu. Her zaman ki üslubuyla hararetli konuşmamıza son noktayı koymuştu aslında. “Nadide bir sayfa hazırlayacaksınız, işte o kadar” dedi. Kahkahalar arasında tamam dedim, tarzı belirlerken, ismi de bulmuş olduk. İşte Hakimiyet ailesi olarak sıcak bir ortamda karar verdiğimiz bu sayfada, nasip olduğu kadar sizlerle beraber olacağız.

Sayfamızın günü belli. Perşembeleri sizlerleyiz. Bir kategori yok. Bu sayfa ekonomi, gündem, teknoloji, politika, edebiyat ya da tarih sayfası değil. Hayatın içine aldığı her alan bizim konumuz olacak. Kısacası testimizde ne varsa o sızacak, onu paylaşacağız sizlerle.

Bu ilk çalışmada her özel çalışmamda olduğu gibi vazgeçilmez, konum olan Şehitler ve bizlere emanetleri olan aileleri olacak.

Kalemi elime aldığımda Selçuk Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi öğrencisi olduğum yıllara gittim… Hareketli bir öğrencilik hayatım olmuştu. Bu biraz da eğitim alanımızın renkliliğinden ve okulun sağladığı ortamdan kaynaklanıyordu. Üçüncü sınıf öğrencisiydim. Çok sevdiğim bir hocam “Sizin Sesiniz” adlı bir açık oturum programı hazırlıyordu ve ben farklı fakülte öğrencilerinden, bürokrasiden ve Konya’da önemli isimlerden oluşan katılımcı desteği sağlıyordum. O sıralarda İletişim Fakültesi Öğrenci Kulübü Başkanıydım ve televizyonculuğu düşünmüyordum. Hatırını kıramadığım hocam bir vesileyle beni programın içine çekti. Koordinatörlük, yapım yardımcılığı ve derken bir gün “Nadide gelecek hafta programı sen yöneteceksin, sunucusu da artık sensin” dedi. Şaşırmıştım. Koridorda ayaküstü konuşuyorduk. “Yapabilir miyim hocam?” dedim. Tebessümle “Halledersin sen Nadide!” dedi. Ve odasına yöneldi. Yük omzumdaydı.

Hayatımda ilk defa canlı yayında açık oturum sunacaktım. Konu tereddütsüz, kafamda belliydi. Şehit aileleriyle, kanayan yaramıza kendi çapımızda neşter atacak, şehitlerimizin emaneti olan ailelerine yanlarında olduğumuzu göstererek, onurlandıracak, seslerini duyuracaktık. Şimdi yazarken o heyecanımı hatırlıyorum, ne coşkulu bir koşturmacaydı.

Konya’daki tüm şehit ailelerinin, gazilerin derneklerine ulaşmıştım. Konya’da Milli İradeyi temsil eden Milletvekillerine ulaşmış onları programa davet etmiştim.  Kimi vekilimiz konuk olarak, kimi vekilimiz de telefon bağlantısıyla programa katılmıştı. En çok sevdiğim tarihçilerin başında gelen, “Milletin Meclisi” adlı açık oturumlarını izlemekten zevk aldığım Mim Kemal Öke başta olmak üzere, ulusal basında önemli isimlerle de programda telefon bağlantısı kurmuş, hatta o coşku selinde zaman sıkıntısı yaşamış, bazılarına söz hakkı verememiştik. O gün hayatımda niyetin ne kadar önemli olduğunu anlamıştım. Neden mi? Rıza-i İlahi için atılan bir adımdı okul hayatım. Ve her basamakta kendi çapımda bir şeyler yapıyordum. Takdir-i ilahi birçok kuluna nasip olmayacak bir olayla ödüllendirmişti, beni. Yaşadıklarımdan anlamıştım ki desinler diye değil, iyi niyetle yapılınca sonuç kulun takdirinden kat be kat fazla oluyordu.

Stüdyoda dev bir Türk bayrağını fon olarak kullanmıştım. 30’a yakın katılımcı. Telefon bağlantıları ile güzel bir çalışma çıkacaktı. Programa girmeden gelen bir haberle dona kalmış, nasıl şükredeceğimi bilememiştim. Belki Türkiye’de bir eşi yoktur bu anın.

O gün Abdullah Öcalan yakalanmıştı. Paketlenip, Türkiye’ye teslim edilmişti. ÜNTV olarak, ulusal kanallardan çok daha hazırlıklıydık. Hayatımda kameranın karşısına ilk kez, programa son beş dakika kala geçiyordum, deneme çekimi yapmadığımı o an hatırlamıştım. 1 haftalık koşturmaca da aklıma gelmemişti, canlı yayın başlayacaktı, acemiydim. Ama önemi yoktu, o an ben dünyanın en mutlu insanıydım. Bu moralle ekip olarak bu işin üstesinden gelecektik. Ve saatlerce süren programda, duygular sel olmuştu.

Kendimi bildim bileli bir terör olayıdır gidiyordu. Çok şehit haberine şahit oluyordum. Bugün okuyacağınız, röportajdaki şehit annesi de, oğlunu benim dimağımda yer eden bir terör olayında şehit vermişti.

Sene 1993, lise 2.sınıf öğrencisiyim. 33 erin şehit haberi ateş gibi düşmüştü yüreklere, gazeteler haberi “Alçak Katliam” başlığıyla manşetlere taşımıştı. Elim, kolum bağlıydı, ne yapabilirdim… Ama acısı içimizde kalan bir sızıydı. Röportajı yapmaya başladığımda güzel bir tevafukla karşılaştım. Karşımda konuştuğum Şehit anası, belki de arayıp bulamayacağım insanlardan biriydi. Korkunç pusuda şehit olan,33 şehitten memleketi Konya olan 7 şehitten birinin annesiydi. Gözü yaşlıydı. Ananın iç acısı sanki dün yaşanmış bir olayı anlatır gibiydi.

             Hürriyet/ Yıl 1993. Malatya’dan iki sivil minibüse biniyorlar. Hepsi sivil giysili, üniforma ve postalları çantalarında. Hiçbirinde silah yok, kendilerine refakat eden tek bir askeri personel de. Saat 18.00. Bingöl’e 10 kilometre var. Dağlık, dar bir yol. Birden silah sesleri yankılanıyor. İlk virajı geçtiklerinde, 50 PKK’lının karşı yönden gelen Bingöl Tur’a ait bir otobüsü durdurup, çoğunluğu terhis olmuş ya da dağıtıma giden sivil erlerden oluşan 50 yolcuyu esir aldığını görüyorlar. Şoföre bağırırlar; ‘Geri dön!’ Şoför oralı olmaz. Zaten 4 saatlik yolda 3 mola vermiş…

            O yolculardan biri de Erkan Kaçar’dır. Erkan, Ayşe - Süleyman Kaçar çiftinin 6 çocuğundan en küçüğü, daha 19’unu yeni bitirmiş, 20’sinde bıçkın gibi delikanlıdır. Umutları vardır yarına dair ama… Vatan borcunu ödemeye gitmiştir. Her yiğit Türk erkeği gibi, asker olmanın onurunu ve gururunu yaşamaktadır.  Bilinmez bir kör kuyudan gelen pusuyla Erkan, vatanına borcunu canıyla ödemiş, yaşadığı onuru şehitlik makamıyla taçlandırmıştır. Geride ise gözü yaşlı anne, baba, ablalar, ağabeyler ve yeğenler bırakarak…

Aslında onlara sadece aileleri değil bir memleket ağlamış, yasını tutmuştur!!!

 

- Ayşe Teyzecim sana zahmet verdik, sana acını tekrar yaşatacağız ama yaşananları yeni nesillerin bilmesi, hafızaların tazelenmesi ve şehitlere minnetimizi göstermek için yorduk seni buralara kadar. Geldiğin için teşekkürler. Teyzecim, Erkan, nasıl bir gençti?

Olur mu kızım, sen sesimizi duyur yeter. Acısı is hala bugün gibi, 15 sene oldu ama 15 günlük gibi acısı. Dinmez kızım bu acı. Erkan, çok mülayim, kalender, şakacı etrafında sevilen bir çocuktu. Babasıyla diğer çocuklarına göre daha yakındı, şakalaşırdı. Babasını da bu acının üzerinden 1 sene geçtikten sonra, kaybettik zaten.

 - Ayşe Teyze, kaç çocuğunuz var?

3 kız 3 oğlan. Yavrum yeni 20 sine girmişti. Tek bekar oydu. Yaşayamadı hayatını.

- Erkan, asker olmadan önce ne işle meşguldü?

Oto tamircisiydi, meram sanayisinde. Görev yerine giderken, şoför otobüs bozuldu demiş. O otobüste bulunan, Şehit Mevlüt Özkan da tamirciydi. Erkan ve Mevlüt Özkan inmiş bakmışlar. Bir bozukluk yokmuş. Birkaç defa olmuş bu. Meğerse onları pusuda bekliyorlarmış. Bunu yaralı kurtulanlardan öğrendik daha sonra.

 - Erkan nerede acemiliğini yaptı, görev yeri neresiydi?

Manisa - Kırkağaç’ta acemiliğini yaptı. Acemiliğinin sonunda 1 hafta izne geldi. Usta birliğine Van’a giderken yolu kesildi. Günahsız, savunmasız şekilde göndermişler. Koruma verecekler ana, merak etme demişti, vermemişler. Zoruma giden, silahsızca dağa kaldırmış olmaları. Çatışarak ölse, elinde silahı olsa bu kadar acımazdı içim. Kalleşçe öldürdüler. Neden sahipsiz gönderdiler çocukları. Kalleşliğe kurban verdim yavrumu, terbiyemi bozmak istemiyorum. Söylenecek çok söz varda, susuyoruz. Acım dinmiyor, koyun gibi güderek götürdüler, öldürdüler evladımı. Boşu boşuna öldürüldüler, çatışarak ölse acım bu kadar olmazdı. Bunun hesabı da sorulmadı zaten.

- İzne geldikten sonra görev yerine giderken, ruh halinde bir değişiklik var mıydı?

Çok mahzundu. Yüzüne şehitlik nuru sinmişti. İnsan konduramıyor. Ama hali farklıydı. Beni yeğenlerime unutturmayın, dedi. Hiç acizlenmezdi, ne işinde ne askerde. İzne geldiğinde, rahatmısın diye sorulduğunda. Herkesin yaptığı görev bu onurdur, derdi. Vatan görevidir. Vatan borcudur, yapacağız dedi, hiç şikayetlenmedi. Hayatında şikayetlenme nedir, bilmedi zaten.

- Peki, teyzecim haberi ne zaman aldınız?

Bana direk verilmedi. Babası dışarıdaydı 1 hafta vardı kurban bayramına iki gelinim evde temizlik yapıyorlardı. Babası temizlik yaparken geldi televizyonu açın, çarşı yanıp gider, Elazığ / Bingöl yolunu kesmişler şehit var, açın televizyonu bakalım, dedi. Bizim ki var mı yok mu bilmiyorduk.  Televizyonu yerine koydular, fişi taktılar ama karlı gösterdi, isimlerde açıklanmıyordu. Babası, haber almak için çarşıya gitti, Benim elim kolum kalkmaz olmuştu. Yerimden kalkamamıştım, benim ki olmasa da ana kuzuları gitmişti.  Haber Meram şubesine gelmiş. Çarşıda öğrenmiş, babasıyla abisigil. Bir gün sonra televizyonlarda adları açıklandı. Benim dünyayı görür halim kalmamıştı. Abisi gitti, almaya. Geldiğinde birkaç şehit cenazesiyle birden geldiler. Getirdiler kuzumu ama açmayın tabutu dediler. Bizde açmadık, hala kızıyorum. Ben büyüttüm onu, neden açıp bakmadım. Bakmak benim hakkımdı ben büyüttüm onu. Son kez doya doya görmek isterdim.

- Son kez görmediniz mi?

Toprağa verilirken, oğlanlar ısrar etti. Ancak, mezarda yüzünü açtılar, gördüm. Abisi teslim almaya gittiğinde görmüş, alnına yakın yerde pamuk tıkalıymış.

 

Not: 33 Şehite 1600’e yakın kurşun sıkıldı.

 

-Ağlama teyzem herkese nasip olmaz şehit anası olmak…

 

- Erkan’la ilgili bir anını anlatır mısın teyzem.

Ne diyeyim kuzum akıl mı kaldı. 50 yaşındaydım, şehit oldu, akıl kalmadı. Dünyam karardı. Bir mektupları kaldı, bir de fotoğrafları. Bak yavrum, beni unutturmayın diyor. Bilmiş çocuğum şehit olacağını. Hayat görmedi, yaşamak onunda hakkıydı. Daha 19’u yeni bittiydi. Hala Şehit haberi alınca, ülkenin neresinde olursa olsun gidip ağlamak, acımı boşaltmak istiyorum. Dinmiyor acı. Diğer oğlanlarımı da gönüllü göndermek isterdim. Kanları yerde kalmasın, diye. Bırakmasınlar kanlarını yerde. Yeğeni özellikle doğuyu istedi dayımın kanını yerde koymayacağım, intikamını alacağım dedi. Tunceli’de dağlarda yaptı, askerliğini. Dağlardan inmedi, torunum.

- Devlet sizlere sahip çıkıyor ama bir isteğin var mı devletten?

Öcalan’ı bize vermeliler, idam edilmesi bile yetmez. Ona idam bir kere ölüm olur, onu bize vermeliydiler. İntikamları alınmalıydı. Çok acılıyı ve öfkeliyiz sesimizi duyuramadık. Onların yaşaya hakkı yok muydu. 20 sine yeni girmişti. Bizleri seçim zamanında hatırlıyorlar. Bir askeriye bize sahip çıkıyor. Bayramlarda geliyorlar eşleriyle, çocuklarıyla. Birde Devletten Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Bey sahip çıkıyor, bizlere. Vali Osman Beyde benim gibi biriki aileye bir araç birde polis verdi. Poliste eşiyle geldi. Bingöl’e gittik, oraları gördük. Oraya bir şehitlik yapılmış. Halk bizi çok iyi karşıladı. Yapılan anıtta bir bayrak var oralı halk o bayrağa “Nazlı Gelin” diyor. Birde bizlere Şehir Aileleri Derneği, sahip çıkıyor. Derneğimizden de Allah razı olsun. Dernekte anneler, akrabalar mevlütlerde, hatimlerde toplanıyor. Çocuğunun hayrına yaptıklarını getiriyor, ikram ediyor. Acısı içimizde dün gibi geçmiyor, küllenmiyor. Evlat, acısı çok zor. Allah devlete, millete zeval vermesin.

- Teyzem çok sağol, bizlerle duygularını paylaştın. Son bir sorum olacak, Kurtuluş savaşında İngiliz’iyle, Fransız’ıyla, Yunan’ıyla savaştık. Senin oğlun kiminle savaştı?

- Teröristlerle

- Terörist dediğin kim Ayşe Teyzem?

Düşünüyor, kaşlarını kaldırarak vatanı bölmek isteyenler, ama bizi yıkamazlar bu vatan için gönderilecek 2 evladım daha var, gözümü kırpmadan gönderirim diyor;  Ayşe Teyze buğulu gözlerle. Anadolu Türk kadının genlerinde var bu yücelik, olgunluk bunu bir kez daha anlıyorum. Ellerini öperken sağol guzum, diyor ve bağrına basıyor. Ellerimi sıkı sıkı tutarak bizim sesimizi duyur,  gerektiği gibi duyur dediği anda yutkunuyorum, çünkü öğrendim bir şey içimi acıtıyor. Ayşe Teyze oğullarıyla kalıyor. Aldığı maaş 3 aydan 3 aya bana göre çok az. Bir şehit annesi bu kadar almamalı bana göre. Ya hiç çocuğu olmasaydı, bakanı olmasaydı. Emanetler rahat etmeli, manevi sıkıntı çekerken maddi hiçbir sorunları olmamalı, onlar bize şehitlerden emanet…

 

Bugünlerimizi ve Türk Bayrağının gönderde olmasını borçlu olduğumuz Alparslan’dan bugüne… Tüm şehit ve gazilerimizi, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ve silah arkadaşları olmak üzere saygı ve şükranla anıyorum.

Mekanları cennet, Fatihalarınız yoldaş olsun. Vesselam

 

 

 

++

Otuz üç mücahit

 

Rahmet bulutları gezer üzerlerinde

Her bir şiir gibi duygulu

Bir sevda gibi içten

Bir körfez gibi gözleri

İnkılâp denizinde

 

Otuz üç mücahit, bir şehirde

Hayallerinde uzayıp giderken bozkır

Yüzlerini okşar abdest suları

Bir başkadır dua, dudaklarında

Yoktur içlerinde ölüm korkusu

Yok olmak sayarlar tüm uykuları

 

Şimşekler gülümser akşamüstleri

Bir kavga bilenir bileklerinde

Kayalar çatlayıp toprak tozarken

Kahrından bin kere ölür bir şehir

Tepeler ezilir ayaklarıyla

Devrim şarkıları söyler yiğitler

Zaman bir kurşundur mavzerlerinde

Ufka çakılmıştır gözbebekleri

 

Otuz üç mücahit bir şafak vakti

Kanlarıyla yazar ölümsüzlüğü

Kır saçlı dağların eteklerinde

---

 

* Otuz üç askerimizin şehit olduğu olayın da anlatıldığı Ahmet Aka’nın ‘Sevgi Rüzgarı’ adlı romanından

www.hakimiyet.com