908 den 2008 e kadar geçen 100 yıllık sürede demokrasi talebi altında, dayatmacı-darbeci zalimlerin yönetimi, muhtelif isim ve resimler altında varlığını sürdürdü. Demokratlar meşru ve alenî çalıştılar. Dayatmacı zorbalar ise, kandırma, hile ve hizipçilikle iş gördüler. Meşrutiyet’ten beri demokrasimize darbeler vuran İttihatçı hilebazlar, o zamanlar istibdat ve hürriyet adına zulüm ve haksızlık yaptılar.
Osmanlıyı yıktılar. Günümüzde onların zulmünü devam ettirenler, bunu laiklik ve cumhuriyete vurgu yaparak sürdürüyor. Vatan ve millet edebiyatı yapan yalancıların öncülüğünde, sivil ve askerî alaturka darbecilerin, zerre kadar vicdanı, iz’anı ve iyi niyetleri olsa, milleti fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşürecek darbeye teşebbüs ederler miydi? Post-moderni dahil, her çeşit darbe türü, vatan hainliğine denk bir eylemdir. Darbeler, emanete hıyanet eden, din karşıtı, korkak ve zâlim münafıkların elindeki silaha dayanarak saltanat sürme gösterisinden ibarettir. Hakikaten cesaret sahibi vatanperverler, hilesiz tavrını ortaya koyarak milletine hizmet eder.
Amerika’da atanacak veya seçilecek rektör bulamadıkları için bazen gazete ilânıyla üniversitelere rektör ararlar. Bizde ise, bilimsel araştırma ve eğitimde özgürlükleri sağlayacak adam yerine benzeri görülmemiş bir siyaset cambazı öne çıkar. İnternet sitesinde propaganda yapılır, otellerde yemekler verilir, seçim broşürleri bastırılır, hatta milletvekilliği harcamalarından daha fazla para harcanır. Muhalifler, makam ve kadro taltifleriyle iknâ edilemezse, iktidara (rektörlüğe) gelindiği zaman ezilir. Evlere şenlik bu saltanat, Türkiye’de niye bu kadar hırsla istenir? İlim yerine ideolojinin hakim olduğu üniversitelerde dayatmacılık, vurgun ve saltanat için! Bir bilim adamı, üniversiteye rektör olmayı neden bu kadar ister ki? Ortalama bir üniversitenin 500 milyonluk bir rant paylaşımı söz konusu… Aslında bilimle uğraşan ya da bilimle uğraştığına inanılan insanlar için rektörlük büyük bir angaryadan başka bir şey değildir. Ama ideolojik dayatmanın saltanat cazibesine ve büyük vurguna hiçbir münafık dayanamaz. Halbuki rektörlük üniversite için idari bir müdürlüktür. Hele, yeniden seçilmek için, makam, kadro ve ulufe dağıtılan bir yer hiç değildir. Normal bir üniversitede asıl söz sahibi olanlar, bilim üreten bölüm başkanları, kürsü başkanları, özgür düşünebilen bilim adamlarıdır. Üniversitelerde demokrasi demek, rektörün değil bilimin patron olması demektir. Böyle rektörlerimiz de vardır.
Dünyanın her yerinde, yüksek mahkeme üyeleri hâkimler, şahsiyetlerini ve makamlarının vakarını verdikleri âdil kararlarla korumağa çalışırlar. Ama münafıkların hakim olduğu bir memlekette ideolojiye göre atanan yargıçlar, hiç utanmadan -sokaktaki sıradan vatandaşın bile bildiği- doğru karar yerine, kasten zâlimane kararlar verebiliyorsa; bunlara elbette hakim denemez, onlar odun kıran yargıçlardır. Bir memlekette müminler ve münâfıklar bulunduğu gibi, elbette âdil karar veren hakimler ve zâlim karar veren yargıçlar da vardır.
İslâm tarihinde, 20.Yüzyılda olduğu kadar münafık saltanatı bu kadar güçlü olmamıştı. Elan İslam memleketlerinde münafık saltanatı devam etmektedir. Mekke’de müşrikler, Medine’de münâfıklar Efendimizin başına belâ olmuştu. Allah Nebisini (sav), onlara karşı korudu. Bizler de güncel münâfıklara karşı dinimizle korunacağız. Bu korunma, İslâm’ı yaşama ve onların hilelerini bilmeyle mümkün olur. Bu cümleden olarak münâfıklarla ilgili, Kur’ân’dan aldığımız bazı mealleri arz edelim.
“İnsanlar içinde öyleleri var ki, iman etmedikleri halde 'İnandık!' derler. Böyle demekle güya Allah'ı ve mü'minleri kandırmaktadırlar; oysa sadece kendileri aldanmakta ama, ne yaptıklarının farkında değillerdir. Kalplerinin merkezinde idraklerini körelten, ahlaklarını bozan bir hastalık vardır; gayz, kin ve hasetlerini tatmin için kurdukları düzenler ve komplolar sebebiyle de Allah, hastalıklarını artırmaktadır. Sürekli yalan söyledikleri, davranışları sözlerini, tavırları davranışlarını yalanladığı için hem dünyada sürekli bir korku ve endişe azabını hak etmişler, hem de âhirette dehşetli bir azap onları beklemektedir. Kendilerine, 'Şu memlekette, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın!' dendiğinde, 'Ne münasebet! Biz, başka değil, ancak ıslah edici insanlarız!' cevabını verirler. Ama bozguncuların ta kendileri oldukları halde farkında değiller.
Yine onlara, 'Şu halkın, insanların iman ettiği gibi gelin siz de iman edin!' dendiğinde ise, onların boş kibir ve enaniyetleri kabarır da, halkın çoğunluğunu küçümseyerek 'Nasihate ihtiyacımız yok!' edası içinde, 'Yani şu aklı ermezlerin inandığı gibi mi inanalım?' derler. Oysa asıl aklı ermez sefihler kendileridir, fakat hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden, ilmi cehaletten ayırt edecek bir bilgi ve firasetleri olmadığından, bunu da bilmezler. Gerçekten iman etmiş olanlarla karşılaştıklarında riyakârâne bir tavırla ve çıkar kaygısıyla 'İnandık!' derler, ama gizli mahfillerde şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, 'Emin olun, daima sizinle beraberiz; diğerlerine söylediğimiz, alaydan, yüzlerine gülmekten ibarettir!' diye teminat verirler. Bütün tavır ve davranışları dalâleti istemekten başka bir şey olmadığı için Allah da alaylarının karşılığını vermekte, her defasında onları (kararlarıyla) gülünç duruma düşürüp maskara etmek üzere ve bir süre daha kendilerine mühlet tanımaktadır. Onlar, hidayete bedel sapkınlığı satın almış kimselerdir. Bu ticaretlerinden bir fayda görmedikleri gibi, içinde yüzdükleri sapkınlıktan kurtulmaya da yol bulmaları mümkün değildir.
İnsanlar arasında en sapık kimseler, kendileri dünya hayatında dalalette oldukları halde, iyi bir şey yaptıklarını sanan gafillerdir. Onlardan dünyalık bazı meseleler hakkında hoşa gidecek sözler sâdır olabilir. Fakat mü'minlere karşı öylesine düşmandırlar ki, hemen bir fırsatını buldukları veya bir görev kaptıkları zaman, memleketin altını üstüne getirecek eylemleriyle, insan hayatının dayandığı kaynakları ve nesilleri mahvetmek için ne gerekirse yaparlar. İzzet ve şeref, Allah'ın, Rasûlüllah'ın ve mü'minlerin olduğu halde onlar, izzet ve şerefi inkârcıların yanında ararlar. Devamlı sosyal hayatı kontrol altında tutarak mü'minlerle ilgili her şeyi takip etmeye çalışırlar. Mü'minler hakkında daima yalan ve iftira propagandası ile meşgul olurlar. Yalan ve iftiranın asıl kaynaklarına kulak verir ve casuslukta bulunurlar. Üşene üşene de olsa bazen namaz kıldıkları, hattâ cami inşa ettikleri bile olur ama, asıl maksatları, Allah'ın Kelâmı'nı ve dinini çarpıtmak, gerekirse kendi çıkarları için istismar etmektir.
Onlar, ağızlarını doldura doldura güzel konuşmaya önem verirler; ama samimiyetsiz üslûpları ehl-i firaset karşısında kendilerini ele verir. Çok defa insanların hoşuna gidecek kalıp ve kıyafet içine girerler. Oturuş ve kalkışlarında öylesine bir çalıma girerler ki, sanki duvara yaslanmış ve üzerlerine güzel kumaştan elbiseler giydirilmiş kütükler ve keresteler gibidirler. İçleri öylesine boştur. Hainlikleri sebebiyle, hep bir korku içinde yaşarlar ve her bir yüksek sesi aleyhlerine sanırlar. Sürekli sapkınlık içinde bâtıl davalar peşinde koşarlar. Mü'minler hakkında beklentileri hep bir musibet de olsa, o musibet, (müminler için) ya galibiyet veya şehidlik olarak tecelli eder. Her iki halde de kazançlı olan, mü'minlerdir. Dolayısıyla onların kötülükte birbirleriyle âdeta yarışmaları mü'minleri mahzun etmemelidir. Çünkü Allah, mü'minler aleyhinde düşmanlarına yol vermeyeceği gibi, o tipler, ateşin en derin çukurundadırlar.
Benim özlemim odur ki; sivil otoriteye itaatlı ve denetlenebilir bir ordumuz; rektörlüğü bir angarya ve hizmet sayan, içinde sadece bilim üretilen üniversitelerimiz; adalet saraylarında ideolojik kararlar yerine, sadece hukukun üstünlüğü üzerine hüküm veren hakimlerimiz ve kalkınmış yüce bir Türkiye’miz olsun…
www.hakimiyet.com