Dördüncü sınıflar öğretmenlerinin nezaretinde beden eğitimi dersinde futbol oynuyorlardı.
. Metehan yine bütün hünerlerini sergileyip arkadaşlarının ve öğretmeninin beğenisini kazanmıştı. “Büyük futbolcu olur. Üstelik derslerinde de çok başarılı, çok zeki.” diyordu, öğretmeni. Maçta artık sonlara yaklaşılmış herkes iyice hırslanmıştı. Metehan kendini zorluyor; pas atıyor, çalım atıyor, koşuyor… Yani yırtıyor kendini minik futbolcu. Derken Metehan arkadaşıyla girdiği ikili mücadelede yerde kaldı. Herkes kalkmasını beklerken O hiç kıpırdamadan yatıyordu. Telaşlanan öğretmeni sahaya girip Metehan’ı yerinden kaldırmaya çalıştı, başaramayınca kucaklayıp alelacele arabasına koyarak hastaneye götürdü. Bu arada ailesine de haber verdi.
Herkes “ne olacak ufak bir şeydir” düşüncesindeydi. Ama yanlarına gelen doktor çaresiz bir yüz ifadesiyle Metehan’da bir kemik hastalığı olduğunu ve tedavi edilmesi gerektiğini söyledi. Aile Metehan’ı alıp önce Sakarya, daha sonra da İstanbul’da çeşitli hastanelere götürdüler. Doktorlar pek tatmin edici bir sonuç vermiyorlardı. Onlar da fazla kuruntu yaptık galiba diyerek geri döndüler. Metehan okuluna yine devam etti. Ama artık daha az futbol oynuyordu.
Yedinci sınıfa geldiğinde Metehan yine rahatsızlandı. Bu sefer O’nu hastaneye Tuğba ablası götürdü. Doktorlar hastalığının çok ciddi olduğunu tedavisinin de pek mümkün olmadığını söylediler. Sezer abla kardeşinin halini anlamak istemedi. Ne yapacağını şaşırdı, oracıkta yığılıp kaldı.
Lise sınavlarına giren Metehan Sakarya Anadolu Lisesini kazandı. Çalışkanlığıyla burada da öğretmenlerinin beğenisini kazandı. Ama her geçen gün güçten düşmeye, yürüyememeye başladı. Lise ikinci sınıfa geldiklerinde ise ablası Selçuk Üniversitesi’ni kazanınca ailecek Konya’ya taşındılar. Metehan de Meram Anadolu Lisesi’nde okumaya başladı. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra artık yürüyemez hale gelmişti. Babası ona dişinden tırnağından artırdığı ile bir tekerlekli sandalye aldı. Her gün annesi veya ablası okula bırakıp-alıyordu. “Tuğba abla” demişti bir gün, “Beni bir ÖSS dergisine abone yapsanız başka bir şey istemem.” Ablası da onun isteğini yerine getirmede hiç tereddüt etmedi. Metehan, bu şekilde hazırlanıp ÖSS’de Selçuk Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’ni kazandı.
Yakın bir zamanda öleceğini hem Metehan hem de ailesi çok iyi biliyordu. Ama O yılıp, hayata küsüp, ölümü beklemek yerine olabildiğince neşeli olabildiğince hayata bağlıydı. “Belki kazandığım bu üniversiteyi bitirmek nasip olmayacak.” diyordu arkadaşlarına. Üniversiteye başladığı aylarda tekrar hastalandı. Bu kez hepsinin yüreği ağzına geldi ama 3 ay yoğun bakımda kalıp hayatın bir ucundan tekrar tutundu. Üniversiteye gelip gitmesi iyice masraflı olmaya başlayınca artık gitmemeye başladı. Bunu öğrenen fakülte dekanı öğretim görevlilerini toplayıp sırayla her gün birisinin arabasıyla Metehan’ı getirmesini istedi. Bu şekilde ikinci sınıfa kadar öğretmenleri taşıdı.
♥ ♥ ♥
Bir gün eve gelen Tuğba Hanım kardeşinin fenalaşıp hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Koşarak gitti hastaneye ama artık kardeşi konuşmuyordu. Artık bundan sonra kimse ona “Tu abla” demeyecek, O’da kimseye “Ordunun Dereleri” şarkısını söyleyemeyecekti. Bunca meşakkate, hastalığa dayanan Metehan, artık Cennet’e uçtu. Koltuk değneği, tekerlekli sandalye de olmadan koşup oynayacağı dünyasına kavuşmuştu artık.
www.hakimiyet.com