Müslümanların medeniyeti sadra şifâ veren doğruluk, iyilik ve güzellik üzerine bina edilmiştir. Akıllı insan kalbini doğruluk üzere bina eder. Çünkü, doğruluk şeref, yalancılık şerefsizliktir.
Kalp, varlığımızın hayatî merkezidir. Mecâzî anlamda yük taşıyan merkeb kalp göğsümüzün sol yanında ve vücûda kan pompalayan malum kalptir. Ama, esas merkezi kalb beyindedir. Beyin, kalbin merkezi sinir sistemi ve kalbimizin zekası için canlı bir bilgisayar gibidir. Beynin kumandası kalbe aittir. Kalp de rûhun en önemli bir fonksiyonudur. Ölüm halinde, Rûh, kalp vasıtasıyla beyni kullanamazsa ölüm vâkî olur. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: " Şüphesiz vücutta bir et parçası vardır. O düzelirse vücudun tümü düzelir, o bozulursa vücudun tümü bozulur. Dikkat edin, o kalptir." (Buhari, îman, 39; Müslim, Musâkât, 107)
İnsanın en değerli yetisi kalbidir. Düşünme ve akletme merkezi olan kalb, kelime anlamı olarak, bir şeyi aslına ve ilk haline ircâ etmek, çevirmek (inkılab ettirmek) demektir. İnsan kalbine gelen düşünce ve fikirleri hızlı bir şekilde evirip-çevirir, içinde dolaştırır ve bir karara varır. Bu karar ve hükümle yapacağı işe niyet eder. Niyet ve hüküm kalpte sürekli değişkenliğe uğradığı ve inkılab ettiği için ona kalp denilmiştir. Kalpler, geniş bir arazide rüzgârın evirip çevirdiği tüyler gibidir. Kalpleri değiştiren de Allah’dır. (İbni Mâce, Mukaddime,10.) Resulullah (sav) Efendimiz şöyle dua ederdi: "Ey kalplere sebat veren Allah'ım, Sen'in dinin üzere kalplerimize sebat ver." (Tirmizi, Kader, 7.)
İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, inanç-inkar, adalet-zulüm, sevgi-nefret… gibi hükümler kalbde gerçekleşir. Vicdanı ölmemiş ve aklı sönmemiş her kalb sahibi iyi niyetle ve doğru hükümle karar verir. Akla ve vicdana aykırı kötü niyetler ve buna bağlı olarak verilen yanlış karar ve hükümler, sahibini alçaltır. Zamanla vicdanı ölür ve doğru hüküm veremediği için de aklı söner. Bu türlü kalpler, kafir ve zâlim kalpler olup Allah tarafından mühürlenir. Artık bunlar iyilik, güzellik ve doğruluktan ayrılırlar. Mühürlü kalplerin eylemleri de, menfi ve çirkin olur.
Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır." (2/Bakara, 7) Kişi, Allah'ın indirdiği vahiy ve kitabını düşünmeyip günah sayılan fiillere devam ettiği zaman kalbini mühürletmiş olur. Selîm kalp sahibi kimselerin kalbi, iman, ilim, salih amel, tefekkür, zikir, dua, züht ve takva ile çalışır. Bu sayede kalp ayna gibi parlar ve varlık aleminden yansıyan her şeyi yansıtır. "Kulaklarda ağırlık olması" okunan Kur'an'a ve Peygamber öğretilerine kulak tıkamak demektir. Kur’ân, varlık âlemi üzerinde düşünme, araştırma ve doğru hüküm vermeyi emreder; varlığı ve ondaki zenginliği ancak müşahede etmek, görmek ve fark etmekle mümkündür. Hayret eden ve hayranlık duyan insanların kalpleri ancak gerçeği fark eder. Basîretsiz gözler, varlığın dış yüzünü görür, mâhiyetini ve iç yüzü dediğimiz melekûtunu anlayamaz. Böylece inanmayanların, kalpleri mühürlü, kulakları ağırlıklı ve gözleri de perdeli oluyor. "Allah onların küfürleri yüzünden kalplerini damgalamıştır." (4/Nisa, 155)
Kalbi ayna gibi parlatan iman, ilim, salih amel, tefekkür, zikir, dua, züht ve takva iken; onu karartan, paslandırıp kapatan da zulüm, küfür, inkâr, isyan ve günahlardır. İşte, günahla kalbin üzeri kapanınca, Allah da mührünü vurmuş olur. "Hayır, onların kazandıkları, kalpleri üzerini pas tutmuş-örtmüştür." (83/Mutaffifin, 14)
Kur'an-ı Kerim'de kalbin başka türevleri, farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Bunlardan biri "fuâd"dır: "Biz onu senin kalbine (fuâdına) iyice yerleştirelim diye böyle yaptık." (25/Furkan, 32) Diğeri "sadr" dır: "Biz senin göğsünü-kalbini (sadrını) şerhetmedik mi?" (94/İnşirah, 1) “Allah’tan kokun, şüphesiz ki Allah (sadırların) kalplerin özünü bilir” (5/Mâide, 7)
Aklın beyinle doğrudan değil, dolaylı bir ilişkisi vardır; beyinle doğrudan ilişkisi olan "zekâ"dır. Her zeki akıllı değildir. Modern insan çok zekidir; ama akıldan mahrumdur. Kur'an-ı Kerim, çok çarpıcı bir biçimde "akleden kalp"ten bahsetmiştir: (22/Hac, 46.) Bu çerçevede, sadrın içinde fuâd, fuâdın içinde kalp ve kalbin içinde akıl olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunlar insanın temel fonksiyonlarına işaret eder. Eğer insan bunları kaybetmişse, hadiste de buyrulduğu gibi, kişi, artık "Ma'rûfu ma'rûf olarak bilmez, hiçbir münkere karşı çıkmaz, sadece kendisine içirilen nevâyı (boş istek ve tutkuyu) bilir." (Müslim, İman, 231)
Akıllılık, hak ve batılı bilip haktan yana olmaktır. İyi ile kötüyü kavrayıp iyilik yolunu tutmaktır. Güzelle çirkini fark edip güzelliğe yönelmektir. Adaletle zulmü bilip adalet yolunu tercih etmektir. .. Ve nihayet helalle haramı bilip helal yolda yürümektir. Akıllı insan kalbini doğruluk üzere bina eder. Çünkü, doğruluk şeref, yalancılık şerefsizliktir.
Müslümanların medeniyeti sadra şifâ veren doğruluk, iyilik ve güzellik üzerine bina edilmiştir. Sadra inşirah veren irfandır. İrfanın da temeli bilgi ve hikmet, yani 'vahiy'dir. Vahye dönmekle aklımız ve kalbimiz dirilir. Yeni medeniyetin adı, aklın ve kalbin üstâdı, Kur’ân Medeniyeti olacaktır.
www.hakimiyet.com