Yazdır

21:45

Saat yirmi bir kırk beş. Bir büyük ülkenin bir büyük kentinin bir büyük caddesinde:

 Yaşlı dede ve nine sürekli dışarıdaki kalabalığa bakıp dondurma isteyen torunlarını, yanlarına alıp sokağa çıktılar. Minik torun ortada, güvene sarılmış her iki eli de. Nine ile dede de huzurun ellerinde. Torun sevmenin, gezdirmenin verdiği mutlulukla ilerlediler dondurmacıya:

—    Oğlum bize bir dondurma verir misin?

—    Dede çikolata parçacıklı olsun. Bir de çikolata sosuna da batırsın.

—    Evet, oğlum duydun torunumu. Nasıl istiyorsa öyle ver.

 

*   *   *

 

Minik kız sürekli bahane üreten annesine kızıp, çıktı balkona. Hayran hayran baktı; babasının omzunda gezen çocuklara. Gündüz sokakta oynadığı bütün arkadaşları aşağıdaydı. Kafasını biraz daha uzatıp bağırdı, gözüne takılan arkadaşlarına. Cılız sesi kaybolup gitti mahşeri kalabalığın şen kahkahalarında; ne duyan oldu ne de bakan.

            Tekrar annesine döndü:

— Anne herkes aşağıda. Zaten apartmanın önü, babama söylesen de sadece beş dakika gezip gelsek.

— Kızım baban işten yeni geldi. Akşama kadar bizim için çalışıyor, şimdi nasıl söylerim dışarı çıkalım diye. Haydi, sen şimdi oradan seyret; ben seni sabah dolaştırırım.

— Söz ama tamam mı anne?

— Tamam, söz kızım.

 

*   *   *

 

            Akşama kadar öğretmenlik yaptığı futbol okulundan henüz döndü. Yeniden yıldızlar çıkarmak, umuda sarılan minik futbolculara ve ailelerine yeniden umut olmak istiyordu. Keşfedip, çalıştırıp büyük kulüplere gönderdiği futbolcular olmuştu. Ama şu anda elinde çok daha iyi cevherler vardı. Eğer işler yolunda giderse dünyaya mal olacak futbolcular yoldaydı.

            Eve gelir gelmez ilk işi akvaryuma bakmak oldu. Bir taraftan onları izleyip bir taraftan da yemledi. Daha sonra kuşları kontrol etti. Onları da yemleyecekti ama yemin kalmadığını gördü. İşleri biran önce halletmek istemenin verdiği hızla attı kendini sokağa. Köşedeki dükkâna girince uzun yıllar alış veriş yapmanın verdiği bir gülümsemeyle:

—    Bizim kuşların yemi bitmiş. Obez olacak bunlar bu gidişle.

Gülüştüler dükkân sahibiyle birlikte.

 

*   *   *

 

Her hallerinden heyecanlı oldukları gözlenen biri diğerlerini tekrar tembihledi:

— Bak sen şu köşedeki, sende biraz daha ilerideki beton çöplere poşetleri bırakıp geleceksiniz; korkmayın, heyecanlanmayın. Ben sizi burada bekliyorum. Bombaları zaten siz buraya gelince patlatacağım. Haydi, gidin şimdi.

   Yanındakileri gönderdikten sonra liderinin günler öncesinden telefonuna; yazdırdığı mesajı tekrar kontrol etti.

 

*   *   *

 

Aşeren genç kadın kocasının çilek almasını istedi. Genç adam, sekiz buçuk aydır evden çıkamayan eşinin isteğini kırar mıydı hiç? Doktor istemişti evden çıkmamasını ama genç adam sanki eşini evde kendi hapis tutuyormuş gibi hissedip, vicdan azabı çekiyordu.

—    Canım haydi birlikte çıkalım. Bundan sonra bebeğimize bir şey olmaz inşallah. Bak on beş günün kaldı doğuma. Dışarısı çok güzel hem hava almış olursun.

           Eşini zorla ikna edip birlikte çıktılar dışarıya. Kısa bir yürüyüşten sonra geldiler manava. Anne adayı kocasının tuttuğu poşete teker teker atmaya başladı çilekleri.

 

*   *   *

 

Abdestini alan adam, altmışlı yaşların verdiği vakurlukla yavaş yavaş indi apartmanın kapısına. Arkadaşı da az ileride belirmişti zaten. Her gün bu şekilde buluşup, birlikte gidiyorlardı yatsı namazına. Arkadaşı yanına gelince selam ve hasbıhal edip yavaş yavaş ilerlemeye başladılar cami yolunda. Biraz gidince yorulduklarını hissedip, kalabalığın içinde boş buldukları bir banka oturdular.

Bu yaşlarına gelmişlerdi ama hala çocuklarına çobanlık etmek gerekiyordu. Biri anlatıp diğeri dinledi, sonra anlatan sustu; dinleyen dertleriyle inledi.

—    Gördün mü bak, biz nasıl hayal etmiştik; çocuklarımız ne oldu?   

 

*   *   *

 

            İki militan döndü, kendilerini bekleyen liderlerinin yanına. Lider cebinden çıkardığı iki telefondan biriyle bir numara çevirdi. Karşıdaki telefonu açar açmaz konuşmaya başladı:

—    Yediklerimizi çöpe attık ve sokak fazlasıyla kalabalık.

Telefonda bekleyen keyifle konuşmaya başladı:

— Gönderin o zaman mesajımı.

            Telefonu kapatan militan diğer telefona sarıldı. Göndereceği mesajı bulup, çöplerden birindeki telefonun numarasını tuşladı. Sekiz dakika sonra ise ikinci çöpteki telefona ikinci bir mesajı yollayıp, olay yerinden arkadaşlarıyla birlikte hızla uzaklaştı.

 

*   *   *

 

            Onlarca insanın vücutlarına saplandı yüzlerce vida; onları seven yüzlerin, milyonların ise kalplerine. Sokakta bulunan on sekiz farklı hikâye birden tek bir cümleyle noktalandı; katliam. Ama içlerinden birisi hariç; sekiz buçuk aylık doğmamış bebek. Onun hikâyesi henüz yazılmaya başlanmamıştı.

 

            Mesajda ne yazıyordu bilmiyorum ama titrettiği telefonla tüm Türkiye’nin yüreğinin titreyip parçalandığı bir gerçek.

www.hakimiyet.com