Yazdır

Fırsat Günleri

Tüketim toplumu haline geldiğimiz, istisnasız herkesin ortak kanaati… Gerçekten de gücü yeten de yetmeyen de, tüketim hırsıyla alışveriş merkezlerine koşuyor. Kapılarımıza broşürler atılıyor… “Fırsat!.. Haydi koşun!.. Şu gün gelin; şöyle karlı alışveriş yapın… Bu gün gelin; bunu kazanın…

Fırsat günlerini kaçırmayın…” Buna benzer cazip çağrılar, içimizdeki tüketme güdüsünü, çılgınlığa dönüştürüyor. Pek tabii tüketmek için para lazım. Harcayacak parayı elde edebilmek için kimi bono takipçisi, kimi borsa müptelası, kimi döviz bürosu müdavimi kesiliyor… Hangisinde kazanç varsa oraya koşup, gözleri ve gönülleri fırsat bekçisi haline geliyor… Uyanıklıkları maddiyat peşinde koşmakla geçerken; uykularında bile hisse senedi, endeks, tahvil ve bono görmeye başlıyorlar.

            Düşünecek olursanız ve farklı bir gözle bakarsanız; olağan gibi yaşanan bu sahnelerin, aslında ne kadar beyhude bir koşturma olduğunu anlayacaksınız. Bir de bakacaksınız ki, siz de o koşturmanın içindesiniz ve oradan oraya sürüklenmektesiniz. Bu maddeperestlik, yavaş yavaş benliğinizi kaplamaya başlamış. “ Ama çok cazip fırsatlar var, değerlendirmeyelim mi?” dediğinizi duyar gibiyim. Hatta bu gibi fırsatları kaçırmanın, biraz da ( hafif değimiyle) saflık olduğunu düşündüğünüzü de biliyorum. Doğru, fırsat eldeyken değerlendirmek lazım... Peki, bu dünyalık fırsatlar, geçici kazançlar bu denli cazipken; gerçek dünyaya ait yatırım fırsatlarına hiç kulak veriyor muyuz? Rabbimiz bize saadet yurdunda saraylar, köşkler, tahtlar, hizmetkârlar, en güzel giyecekler, yiyecekler, gözlerin güzelliğiyle büyüleneceği manzaralar vaat ederken; biz bu çağrıyı duyabiliyor muyuz? Yoksa kör ve sağır mı olduk? Basarımız görürken, basiretimiz ama mı oldu? Duyar kulaklarımız bu manevi çağrıya sağır mı kesildi? Üç kuruşluk kazanç için tüm mesaimizi harcarken, ebedi kazancı hiçe mi saydık? Bir avuç elması birkaç arpaya değişen tavuk gibi, ahmakça bir kahraman edasında mı dolaşıyoruz? Küçücük dünya menfaatleri için, ebedi hayatı heba mı ediyoruz? Durup bir düşünelim… Ara verelim hayatın hengâmesine… Bir düşünelim… Manevi çağrının yoğunlaştığı bu günlerde, gönül dünyamıza dönüp; şöyle bir düşünelim…

            “ Manevi fırsat mevsimi”  kapımızı çalıyor. En küçük iyiliklerimize bile kat be kat karşılık verilecek. Bir salih amelimize karşılık, en az on misli mükâfat kazanacağız… Bu kazanç rabbimizin rahmetiyle yüz misline, belki de yedi yüz misline çıkacak! Kuraklaşmış, çölleşmiş gönüllerimize, rahmet yağmurları sağanak sağanak yağacak… Kurumaya yüz tutmuş iman fidemiz büyüyüp yeşerecek, dal budak salacak.  Ruhumuza ve bedenimize, imanın lezzetini, ibadetin heyecanını ve Kur’an’ın sevgisini aşılayacak… Af yağmurları, günahla kirlenmiş kalbimizi tertemiz yıkayacak… Pırıl pırıl bir mü’min gönlü haline getirecek. Cenab-ı Hakk’a ihlâslı bir şekilde iman etmenin, inancımızı yakin mertebesinde yaşamanın lahuti hazzını hissettirecek… İbadetlerimizi, ihsan mertebesinde eda etmenin manevi huzurunu yaşatacak… Oruçla, azgın nefislerimizi kontrol altına alabilmenin mutluluğunu tattıracak…

Rahman(C.C.)’ in merhametinin cömert bir rüzgâr gibi estiği, bağış kapılarının ardına kadar açıldığı bu fırsat mevsimini kaçırmayalım… Şakır şakır yağan bu ilahi rahmete, isyan ve günah şemsiyesini açmayalım… Recep ve Şaban aylarının imanımıza, ibadetlerimize, ihlâsımıza, kulluğumuza bereket getirmesi için dua edelim… Uyanık bir gönülle ramazana ulaşmayı, o mübarek günlerden de bağışlanmış olarak çıkmayı, gönlümüzün derinliklerinden gelen bir niyazla dileyelim… Ne güzel demiş Derviş Yunus; “ dem bu demdir, dem bu dem”…

Allahümme barik lena fi recebe ve şaban ve belliğna ramazan. ÂMİN

www.hakimiyet.com