Çeşmeden doldurduğu testi omuzlarında evine doğru giden Keziban Nine, uzaktan gelen kalabalığı görünce duraksadı.
Omzundaki testiyi sağ eliyle daha sıkı kavrayıp sol elini de alnına çelen yaptı. Gelenler henüz çok uzakta olduğu için pek bir şey seçemedi. “Gelene kadar bekleyeyim, hem belki cepheden de haberleri vardır” diye mırıldandı hem de gelenlere baktı. Gelenler yaklaştıkça daha bir meraklandı. Omzundaki testiyi çatlamış toprağa bırakıp yanındaki taşa da kendi ilişti; sırtları bazısının çocuklu bazısının yüklü ve genç olanlarının yüzleri küllü, çamurlu bir yığın kadın belirdi karşısında. “Üstleri de eskimiş” diye geçirdi içinden. Silahlı birkaç ihtiyar var önde, arkasındaki kadınlar ise ayaklarını sürüyerek ilerlemekte Akşehir’in tozlu yollarında. Kalabalık yanına gelince yerinden kalktı Keziban Nine. En öndeki kadına yaklaşarak seslendi:
- Hayrola bacılar. Nereden gelip nereye gidersiniz?
Sırtındaki çocuğunu hafifçe hoplatıp istediği yere geldiğine emin olunca, belindeki poşuyla çocuğu kundaklama uğraşında olan kadın başını kaldırdı:
- Sivrihisar’dan geliyoruz. Yonan’ın topları düşmeye başladı köyümüze. Zaten eli silâh tutanlarımız askerde, biz de toparlanıp düştük yola. Amacımız kaçmak değil ama namus korkusunadır çektiğimiz, hem de sırtımızdaki yavruların da yetişmesi lazım vatana. Genç kızlarımıza bak; hepsi cavur askerleri ilişmesin diye çirkin ve ihtiyar gözükmek için suratlarını çamurlayıp, üzerlerini yırttılar.
Şaşkınlıktan ne yapması gerektiğine karar veremeyen Keziban Nine, ne vakit sonra akıl edebildi gelenlere su vermesi gerektiğini. Yolcuların birinden aldığı bir bakır tasla bir taraftan su dağıtıp bir yandan da konuştu:
- Bacılar hele biraz eğleşin, soluklanın. Sizi evlerimizde misafir edelim.
Testinin suyunu bitene kadar dağıttıktan sonra önlerine düşüp köy meydanına kadar getirdi yolcuları. Bir süre sonra köylünün tamamına yakını köy meydanındaydı. Herkes gelen ailelerden birkaçını alıp misafir etmek için evinin yolunu tuttu. Keziban Nine de ilk konuştuğu kadını aldı yanına. Eve gelene kadar Keziban Nine onlarca soru sordu, yorgun kadın cevapladı. İlk önce Afyon Cephesine giden oğlunu, köye gelen her yabancıya sorduğu gibi yorgun misafirine de sordu ama istediği cevabı alamadı. Kocası Hicaz’da şehit olmuş, şimdi de tek oğlu askerdeydi. Gidenlere değil de yüzyıldır milletin peşini bırakmayan felaketlere üzüldü. Giden askerler şehitti, şehitlik ise her gönülde yatan aslan. Ya kaybedilen bir vatan?
Evin kapısına gelince kapıyı açıp önce misafiri buyur etti. Bu arada da dertli dertli inledi:
- Allah’ım düşman çizmesine çiğnetme vatanımı. Bir karış toprağımızı nasip etme şu cenabet musibetlere!
* * *
Köy kahvesinde her zamankinden daha hararetli bir tartışma yaşanmakta. Normal zamanlarda pek izleyici bulamamasına karşın bugün TRT 3 soluksuz izleniyor. İktidar yanlısı veya muhalif fark etmiyor; bugün herkes görüşülen yasanın meclisten çıkmasını bekliyor. Tartışmalar gece yarısına kadar uzuyor ama kimse kahveden kalkıp evine gitmeyi düşünmüyor.
Ve eller kalkıyor… Milet vekillerinin oyları sayılıyor.
Birkaç gün sonra köy kahvesinde artık kim daha zengin tartışması yaşanmaktadır. Meclisin yabancılara mülk satışını serbest bırakmasıyla herkes tarlasının satabildiği kadarını yabancılara satmıştır. Abdülhamit’in Yahudilere söylediği sözün yazılı olduğu levha kahve duvarını süslerken daha otuzunda milyoner olan genç kahkahalarıyla ortalığı inletmektedir:
- Gelin cavurlar gelin; ayağınızın altına kösele olurum ben sizin!
www.hakimiyet.com