Yazdır

Zağar

Eylül güneşinin bütün ısısını kemiklerinde hissetmek için açtı perdelerini. Camdan dışarıyı izledi Gökçe; koşuşan çocuklar, sararmış otlar ve biraz ilerideki henüz yaprağına ölüm değmemiş kavaklar.

Her şey henüz tam olarak sararıp solmamış ve henüz ilk günleri olsa da; Eylül’dü işte yaşanan. Bütün ağaçlar ve bitkiler son meyvelerini vermiş, dallarındaki son yaprağın düşüp ölecekleri güne kadar; can çekişmeye bugünden başlamışlardır artık. Sanki kumandayla televizyonun bir kanalından diğer kanalına geçmişçesine, keskin ve aniden gelmişti Eylül ve yanında getirdiği hüzün. Ama onu asıl acıtan bir başka hüzündü. Oyun çağı ve genç kızlığı hep kitapların arasında geçmişti, ama şimdi bin pişmandı okuduğuna. Okumak ona ne iş kazandırmıştı ne de toplum gözünde bir itibar; boynunu büküp tekrar doğduğu köye dönmüştü işte. Okuldan atıldığı için daha okulunu bile bitirememişti zaten. Gariban anne babasının ve kardeşinin onca yıllık rızkını boşa harcadığına mı üzülsün, bitiremediği okuluna mı? Kızdı kendi kendine ve başladı söylenmeye: “Neyineydi senin okumak? Yaşıtlarının okula giden çocukları var, hepsi bağında bahçesinde çalışıyor. Ukalalık edip okudun, aldın mı işte boyunun ölçüsünü? Köy danasından öküz olmaz demişti ninen de burun kıvırmıştın. Bana yaptığın masraflara değecek, okulumu bitirince seni adam gibi yaşatacağım demiştin babana.” Pencereden geri çekilip gelen güneşin hiçbir zerresini heba etmemecesine, uzandı kilimin üzerine.

 

Güneş kemiklerini ısıttıkça o düşündü; bazı anlarda dişini gıcırdattı, bazı anlarda gözyaşı setlerini yıkıp çağladı. Hocasının, “sınıftan çık” deyişi yankılandı beyninde; ağlayarak, bir suçlu gibi sınıftan çıkışını ve üniversiteye bir daha gitmeyişini düşündü. İnancıyla geleceği arasındaki tercihi inancından yana kullanmıştı. Verdiği karardan pişman değildi, ama bir yandan da içi durmadan yanıyordu işte…

***

Ooo doktor hanım, öyle kendi halinize oturacağınıza az da evin işleriyle ilgilenseniz diyorum. Çocukluktan beri hiçbir işe elini sürmedin, senin yerine hep ben çalıştım. Artık diyorum şu kültürlü elleriniz bir işe yarasa. Hayvanların yalağına su döksen de, şifa niyetine doktor elinden bir su içseler.

Seslenen kardeşiydi, aralarında bir yaş vardı. Kızcağız ne kadar söylenip, alay etse haklıydı. Babası ikisini aynı anda okutamam diye, ona okulu bıraktırmıştı. O okuyamamış ve haliyle evin bütün işi de ona kalmıştı. Üstelik okula gitmediği için yıllarca hep ikinciliğe razı olmuştu; ailesi ona hep ikinci öncelikli davranmıştı. Bir şey alınacaksa önce Gökçe’ye alınır, para artarsa kardeşine de alınır veya ona kalitesiz, ucuzu alınırdı. Ve Gökçe’nin okuldan atılmasına hiçbir zaman anlam veremedi, hep “ne olacak, başını açıp girseydin” dedi.

Gökçe, tamam anlamında başını sallayarak kalktı yerinden. Evin önünden aldığı helkeyi köy çeşmesinden doldurup geldi; aynı işlemi defalarca tekrarladı. Yalağı doldurmak yarım saatini aldı, ama bu arada hava alıp biraz açılmış oldu. Aniden kafasında bir ışık belirdi, onlar ilk derse alınmadığı zaman bir adam gelmişti yanlarına. Sakallı ve iyi giyimli bey direnmelerini ve eylem yapmaları gerektiğini, kendisinin onların arkasında duracağını söylemişti. Türkiye çapında mağazaları olan bu işadamı hepsine kartını vermiş ve istedikleri zaman gelebileceklerini söylemişti; okuldan atılmaktan korkmayın, ben sizi istihdam ederim demişti.  Doktor olamamıştı belki, ama gidip bu adamdan iş isteyebilirdi, böylelikle ailesine karşı sorumluluğunu yerine getirirdi.

***

Orta Anadolu’nun bir kentinde yaşayan Eftim’in işleri gayet yolundadır. Savaş çıkınca Rum komitacılara yüklü bir para yardımı bile yapmıştır. Ama savaş istedikleri gibi bitmemiş, Yunanlılar yenilerek Anadolu’dan atılmıştı. Lozan Antlaşması yapılmış ve mübadeleye karar verilmişti. Kimsenin haberi yoktu ama Eftim, Yunanistan’a gönderileceklerini öğrenmiş ve bir çıkar yol aramaya koyulmuştu. Yaşadıkları topraklara ihanet eden Rumlar trenlerle Yunanistan’a gönderilirken Eftim, karısı ve oğlu Artin ile gizlice Konya’ya geldi. Kendisini balkan göçmeni bir Türk olarak tanıtıp isimlerini de gizledi; kendini Ethem oğlunu ise Ahmet olarak tanıttı. Eftim sakal bırakıp Müslümanlar gibi camiye de gitmeye başladı. Amacı hem ileride yapacağı ticaret için ortam hazırlamak hem de fark edilmemek. Ethem ve oğlu Ahmet kısa sürede cami cemaatinin sevgisini kazandı.

 

Tedirginlik geçtikten sonra Eftim ticarete kaldığı yerden devam etti. Ama bu sefer Yunanistan’a giden soydaşlarının bir kısmının malını da yok parasına aldığı için daha zengindi ve Müslüman gözüktüğü için de hiçbir yerde zorlukla karşılaşmıyordu. Yıllar geçtikçe Eftim daha da zenginleşti ama bir taraftan da ihtiyarlamıştı. İşleri artık oğlu Artin idare etmeye başladı. Artin, babasının ölümünün ardından şirketi İstanbul’a taşıdı. Yine o da babası gibi dindar gözüküyor, cami ve birçok vakfa maddi bağışta bulunuyordu. Böylelikle kimse ondan şüphelenmiyor ve sevgisini kazandığı muhafazakâr insanlar onun mallarını tüketiyordu.

 

Her siyasî çalkantıda serveti birkaç kat artan Artin’e yine gün doğmuştu. Ülke yine kaos ortamına sürüklenmeye başlamıştı. O da kaosu daha da derinleştirmek için elinden geleni yapıyordu. Amacı kaostan korkup kaçan yabancı ve yerli yatırımcıların mallarını ucuza kapatmak. Kaos bitince ise değmeyin Artin’in keyfine.

 

***

Terden sırılsıklam olan Gökçe, nihayet kartta yazan adresi buldu. İçeriye girip Ahmet Bey’le görüşmek istediğini söyledi. Sekreter görüştürmek istemeyince onca yolu tepip gelen Gökçe, artık daha fazla dayanamayıp başladı ağlamaya. Bir taraftan ağlayıp, bir taraftan yalvardı görüşebilmek için. Ne vakit sonra Ahmet Bey’in odasına girebildi. Odaya girince sanki şimdiye kadar çektiği bütün sıkıntılar üzerinden uçup gitmişti. Yanlarına gelip onlara nasıl destek olduğunu ve iş sözü verdiğini hatırlattı Ahmet Bey’e. Ahmet Bey ise onu buyur edip sesini olabildiğince yumuşatıp müşfik bir ses tonuyla:

Bak ben sana burada bir iş vereyim, bir de ev ayarlarım. Hiç masrafın olmaz, aldığın parayı direk köyüne yollarsın.

Bir süre genç kızın gözlerine baktıktan sonra bir zağar edasıyla gülümseyip devam etti:

Ama haftada bir kez evine uğrarım, sana sunduğum imkânların karşısında benle haftada bir geceyi çok bulmazsın değil mi? 

www.hakimiyet.com