Bereket, artma, çoğalma ve kıymet kazanma mânâlarını tazammun eden mübârek bir kelimedir.
Ramazan ayında bereket artar. Bu ayda maddî ve mânevi bereketler tefeyyüz edip çoğalır. İbâdet bereketi, sevab bereketi, zikir ve duâ bereketi, muhabbet ve sohbet bereketi, ikram ve sadaka bereketi, Kur’ân ve tilâvet bereketi, yiyecek ve içecek bereketi, sofra ve davet bereketi gibi, binlerce bereket türü ve nev’i saymakla bitmez. Ramazan, dünya ve âhiret hayatında insanların huzur ve mutluluğuna, kurtuluş ve selâmetine vesile olan hidâyet rehberi Kur’ân’ın nâzil olmaya başladığı kutlu ve bereketli mübârek bir aydır. "O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'ân, o ayda indirilmiştir." (Bakara, 185)
Ramazan-ı Şerifteki oruç, İslâmiyetin beş erkanından biri olarak namazdan sonra en önemli bir rüknüdür. İslâm’ın şeâri (alâmeti ve özelliği) olarak Ramazan-ı Şerifteki orucun bir çok hikmetleri vardır. Cenâb-ı Hakkın Rab olduğuna, insanın şahsiyetine ve sosyal hayata tesir ederek; nefis terbiyesinin gelişmesinde ve İlâhi nimetlerin kıymetinin şükürle anlaşılmasında fevkalâde bir tesiri ve hikmeti vardır. Şöyle ki:
Cenâb-ı Hakk, Bir ve Râzık olarak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği gibi, bütün envâ-ı nimetini o büyük sofrada "min haysü lâyahtesib" (umulmadık yerlerden) toplayıp doldurur. Yerden, denizlerden, havadan, orman ve ovalardan, tarladan ve ağaçlardan yeryüzü sofrasını bereketlerle doldurur. Bununla Rabb’liğini, Rahîm’iyetini ve Rezzâk’iyetini ilân ve isbat eder. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve sebebler dairesinde kaldığı için, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremez. Bazen da unutur. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir halk ve raiyyet suretinde, akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekleyen bir ordu gibi Allah’a itaat eder. Sahurda imsakla ağzını kapatır. İftarda itaatla nimetleri verenin “artık yeyiniz” emrine uyarak yer-içer ve rabbine şükreder. Allah’ın kulları, bu itaatları ile yeryüzü sofrasının sahibinden emir ve izin olmadan yenilip içilemeyeceğini anlayınca, böyle ulvî bir ubudiyete ve keramete iştirak ederek insanlığının ve İslâm’lığın şerefini anlar, Allah’ın kudretine şâhid olur.
Şeâir-i İslâmiye
Ramazan-ı Şerif, Şeâir-i İslâmiye’nin en önemli “şeâir”inden biridir. Şeâir ise, bir şeyin alâmet-i fârikası, işâreti, ona has bir özelliği, orijinal bir sembolü ve o şeyi temsil eden söz, yazı, fiil ve eyleme denir. Şeâir-i İslâmiye içinde en parlak ve muhteşem bir alâmet olan Ramazan-ı Şerife dair bir kısım hikmetleri zikredecek olursak, başta Kur’ân emri olarak anmamız gereken ilk söze göre Rabbimiz olan Allah: “Ey îmân edenler, sizden öncekilere emredilen oruç, size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz” buyurdu. (Bakara, 183) Buradaki “korunma” sözünden maksat çok geniş bir tefsiri gerektirir. Ancak biz bu konuda detaya girmeden, birkaç hikmetine temas edip geçeceğiz. Birincisi, orucun dünyayı ilgilendiren tarafı, oruçla sağlığımızı korumuş oluruz. İkincisi, oruç tutanın açlık ve susuzluk elemini tatmasıyla fakir insanları daha iyi anlamak suretiyle onlara yardım elini uzatma fırsatı olur. Kabul edilmiş orucuyla bir mü’min, hassas, anlayışlı ve gözü yaşlı bir kul haline gelir. Artık o, zulmetmek şöyle dursun, bir iyilik meleği haline gelmiştir. Üçüncüsü, insanlara iyilik yaparak onların haset ve kinlerinden korunmuş oluruz. Zengin bir oruçlu, yardımlarıyla, yukardan aşağıya merhamet ve şefkat hissiyle fakiri korumuş olur. Yoksul bir oruçlu da aşağıdan yukarıya doğru hürmet ve muhabbetle iyilik eden zengini korur. Her iki taraf da, stres ve düşmanlığın keder ve elemi yerine, merhamet ve hürmetin kazandırdığı mutluluğu paylaşır. Merhamet ve göz yaşlarıyla dünya ve âhiret sıkıntılarından korunmuş olur. Dördüncüsü, söylenen güzel bir sözle, birine verilen mal ve para ile düşmanlık yerine yeni dostluklar kazanılır. Toplum olarak dayanışma ve güç kazanan halkın malı ve canı, cemaat olarak kurumuş olur. Beşincisi ve en önemlisi, emre itaatın bedeli olarak âhiret hayatımızda adâvet (düşmanlık) yurdu olan cehennemden korunmuş ve muhabbet (sevgi) yurdu olan cenneti kazanmış ve Allah’ın gazabından korunup Allah’ın rahmetine kavuşmuş oluruz.
Fıtır sadakası
Ramazan orucu, bu ayda verilen “fıtır sadakası”ıyla bereket bulur. Orucun, Allah katında kabul edilme şartlarından biri de fıtır sadakasıdır. Bu sadakayı vermek, şer’î (dînî kurallara göre) zengin sayılan her mü’min için Ramazan ayında ödenmesi vâcip olduğu gibi, bayram sabahına kadar yeni doğan çocuğa kadar, aile fertlerinin hepsi için bu sadaka borcunun verilmesi gerekir. Verme gücü olduğu halde, (devlet dâirelerinde evrak esikliği sebebiyle işlemin durması gibi) fıtır sadakasını vermeyenin oruç sevâbı da askıya alınır.
Asr-ı Saâdet’ten beri bilinen, “Zenginin malında fakirin hakkı vardır” kuralını koyan Efendimiz’e (sav) göre, bu işi gönüllü yapacaklar için bir sevab ve toplum için de bir huzur vardır. Allah adına olmayan ve O’nun rızası gözetilmeden yapılan her eylemin neticesi akîm (güdüktür) ve sâhibi için zulme dönüşür.
Fıtır sadakasının ölçüsü:
Herkesin, üzerine vâcib olan fıtır sadakası, Allah tarafından orucun kabul edilmesi için bir temennîdir. Asgarî bir günlük yiyecek bedeli kadar bir miktârın fakire gönül hoşluğu içinde ödemesi; bir insanın gelir düzeyine göre, iki öğün yediği yemeğin ortalama değeri kadar bir ölçü ve miktarda, fakire verdiği Ramazan sadakasıdır. Bir öğününde pahalı bir kebap yediği gibi, diğer bir öğününde de üzüm-ekmek yiyebilir. Bu kimse, ne yediği kebabın iki katı, ne de yediği üzüm-ekmeğin iki katı kadar ödemek zorunda değildir. Ancak, yediklerinin ortalama değeri üzerinden iki öğünlük yiyecek bedeli kadar ödemekle mükelleftir. Bu bedeller asgarî ölçü içindir. Mesela, bir öğünde ortalama 5 ytl. kadar bir miktar harcamayla doyan bir adamın ödeyeceği asgari fıtır sadaka bedeli, kişi başına 10 ytl.dir. 3 lira ile doyan bir kimse, 6 lira ödediği gibi; ortalama bir öğünde 15 liraya doyan zengin bir kimse de asgarî 30 lira ödemek zorundadır. Zekatta olduğu gibi, nisap miktarını aşan para veya ticarî malı çok olan zengin, çok öder. Az olan da, az öder. Zengin, düşük geliri ile iki öğünde 6 lira ile doyan fakir gibi 6 lira fitra ödeyemez. Öderse fıtır sadakasından çalmış olur. Farz veya vacib olan sadakadan fazla ödemek isteyen kimse için, ödeme sınırı yoktur. Meselâ 7 bin ytl zekat borcu olan bir mü’min, 10 bin ytl ve daha fazla ödeyebileceği gibi, ferd başına 15 liradan 5 kişilik bir aile reisi de 75 lira fıtır sadaka borcu yerine 150 lira veya 750 liradan daha fazla da ödeyebilir. Bu hayırların asgarîsi için sınır vardır. Fakat, azamileri için sınır yoktur.
Eski fıkıh kitaplarında yazıldığı gibi, “arpadan ödeyen iki avuç, hurmadan veya kuru üzümden ödeyecek olan bir avuç veya bunun para değeri şu kadar öder” gibi sözler artık tarihe karışmıştır. Çünkü, o zamanlar insanların neredeyse % 90 ı ekim dikimle, tarım ve çiftçilikle geçinirdi. Hatta hiç para kullanmadan malını takas ederek, mal değişimiyle alışveriş yaparak geçinirdi. Günümüzde, her gelir ve giderin para değeri rahatlıkla hesab edildiği için, herkes bir aylık yeme-içme giderini bilir. Buna göre, 30 / 1 günlük harcamasının hesâbını da bulur.
www.hakimiyet.com