...İçi biraz olsun rahatlayan çocuk, ne vakittir heyecanı yüzünden gelmeyen uykuya yenik düştü...
- Ana vurma, valla bir daha yapmayacağım!
Öfkeli kadın saatlerdir kirleri yumuşatmak için kullandığı tokurcağı sağ eline alıp sol eliyle de henüz altı yaşında olan oğlunun sol kolundan tuttu. Oğlunun saydığı onca mazerete hiç aldırmadan oğlunu çamaşırmış gibi tokurcaklamaya başladı. Kaba yerlerinde acıyı hisseden çocuk ise yaygarayı çoktan basmıştı. Oğlan ağlamaya başlayınca da bu sefer dere kenarında birlikte çamaşır yıkadığı diğer kadınlar sanki yokmuş gibi bağıra bağıra oğlundan hesap sormaya başladı:
- Ben seni sabah hergeleye göndermedim mi? Hadi köylülerden birinin eşeği kaybolursa biz hangi parayla öderiz? Kırk günde anca bir keşik geliyor, onda da sahip olamıyorsun eşeklere. Hem sen abini nasıl yalnız bırakıp da kaçarsın dereye? Ama ben seni akşam babana söylemez miyim, git şu taşın üstüne yatıp kurulan, ıslattığın elbiselerini de ser; daha bitmedi senin suçun.
Çocuğu güzel bir azarlayan kadın biraz sakinleşmiş olarak tekrar oturdu çamaşırların başına. Çamaşırları bir taraftan kile bulayıp tokurcakla dövüyor, diğer taraftansa odun külü karıştırılmış suların fokurdadığı kazana yeni çamaşırlar atıyordu. Şunun şurasında bayrama iki gün kalmıştı ve bugünde öğle olmuştu ama işler daha yığınla duruyordu. Çamaşırları yıkayıp çalılara serdikten sonra, önceki gün Gerez’den getirdiği beyaz ve gri sıva toprağıyla evini badanalayacaktı. Bu iş de bittikten sonra evden yarım saat mesafedeki Cevizlikoyak’a yılkıya gidecekti. Yılkıda altı keçi ve iki koyunu sağıp bir de akşama yemek yetiştirecekti. “Bin tane elim mi var, nasıl yetiştireyim bunca işi? Daha çamaşırları bile bitiremedim.” diye homurdandı. Kocası akşama kadar kahvede olduğundan bütün işler ona kalıyordu ama nereye kadar? Baksanıza şuncacık veledin yaptığına, o bile dinlemiyordu artık sözünü. Ağabeyiyle hergeleye göndermişti ama o, abisini bırakıp dereye kaçmış; bu vakte kadar da derenin daha yukarı ki taraflarındaki büğette yüzmüştü. Ondan sonra da balık tutacağım diye her taşın altına elini soka soka buraya kadar gelmişti. Kadın da karşısında oğlunu karşısında bu vaziyette görünce dayanamayıp dövdü. Sabah köyün üstündeki Añak’a gönderdiği çocuğu öğleyin köyün altındaki derede bulmuştu. Üstelik Añak ile derenin arası nerden baksan bir buçuk saatlik yoldu. Demek ki ya abisiyle hiç gitmemiş ya da yolda bir yolunu bulup kaçmıştı. “Dur bakalım akşam abisine sorup öğrenirim, asıl dayağı babandan o zaman yersin.” dedi içinden.
…
Akşam bulaşıkları yıkayan kadın derin bir oh çekti. İki gündür anasından emdiği süt burnundan gelmişti ama sonunda hem evi, hem çamaşırları hem de yemekten önce yıkadığı kocası ve çocukları pırıl pırıl olmuştu. Minik oğlu babasından yediği azardan sonra kendisine küsmüştü. Aslında oğlunun gönlünü hemen alırdı ama aynı haylazlığı bir daha yapmasın diye biraz ağırdan alıyordu. İkindin çocuklar bütün köylüler gibi babalarıyla camiye gitmiş, camiden sonra da hep birlikte mezarlığa gitmişlerdi. İmam mezarlığın geniş bir yerinde bütün geçmişler için Yasin okuduktan sonra herkes kendi akrabalarının mezarlarının başına dağılmıştı. Kocasıyla kocasının abisi de aylardır konuşmuyordu. Küs kardeşlerden birisi babasının mezarı başında diğeri ayakucunda, gözlerini birbirinden kaçırarak ediyordu dualarını. Onlar bakmasa da birbirinin gözüne yarın bayram namazı kılınmadan imam ne de olsa küsleri çağırıp barıştıracak, bayram namazını öyle kıldıracaktı. Kadın bir kocasına baktı, bir kendi çocuklarına; bir kocasının abisine baktı, birde onun miniklerine.”Değer miydi itime taş atmışsın diye ağız dalaşına girip küsmeye” dedi kendi kendine. Babaları konuşmayınca çocuklar onların yanında konuşmuyordu ama kadın biliyordu, kendilerinin olmadığı yerlerde amca çocuklarının çok iyi konuşup anlaştığını.
…
Vakit ilerleyince hepsi bayram sabahına uyanmak üzere birer birer gözlerini kapadı ama küçük çocuk habire dönüp durdu yatağında. Okula başlamıştı ama henüz saati okuyamıyordu. Anne babasına da dargın olduğundan durmadan abisini kaldırıp soruyordu:
- Abi bayrama daha kaç saat var?
- Ya akşamdan bu yana kaçıncı soruşun bu? Durmadan kaldırıyorsun, kaldırmadığın zaman da kel çebiç gibi öksürüp duruyorsun. Bak bir daha kaldırırsan veya öksürürsen fena pataklarım seni. Küçük çocuk biraz yalvaran bir tavırla seslendi:
- Bayram namazına beni de götüreceksin değil mi? Ağabeyi alaylı alaylı cevap verdi:
- Hadi oradan daha senin yaşın kaç da bayram namazına gideceksin. Şuna bak ya, oynadığı oyuncak sekisi çağırdığı İstanbul türküsü!
Kardeşi ağlamaya balayınca da bu sefer dayanamadı:
- Tamam, tamam birlikte gideriz ama yemekte akranlarının yanına oturursun. Seni düşüneceğim diye cakamı bozdurmam gençlere.
İçi biraz olsun rahatlayan çocuk, ne vakittir heyecanı yüzünden gelmeyen uykuya yenik düştü. Bu yaşına kadar hiç gidemediği bayram namazına gidecek, babasıyla amcasının camide barışmasını izleyecek, caminin önündeki sıraya o da katılıp herkesle bayramlaşacaktı. Sonra da her evden getirilen tepsiyle yemeği, evlerinden köy meydanına o getirecek ve akranlarıyla aynı sofrada yemeğini yiyecekti. Yemekten sonra anasına koşup sarılacak ve birkaç gün önce yaptığını affettirecek, bir daha sözünü tutacağını söyleyecekti. Belki cesaret edebilirse öğretmeninin yanına bile gidip elini öpecekti.
ñ: nasal n(bir çok yöremizde kullanılan ve genizden çıkarılan ses)
añak: dağ ismi
tokurcak: Eskiden çamaşır yıkamak için kullanılan saplı ve düz tahta parçası
caka: Gösteriş, çalım, kabadayılık, fiyaka
habire: durmadan
büğet: gölet
hergele: at veya eşek sürüsü
yılkı: at, eşek gibi hayvan sürüleri için kullanılmakla birlikte zamanla koyun ve keçi sürüleri için de kullanılmıştır
seki: dağların yamacındaki doğal düzlük
www.hakimiyet.com