| Konya | Ankara |
| Aksaray | Kayseri |
| Karaman | Antalya |
| Niğde | Kırşehir |
| Afyon | Isparta |
Türklerin Anadolu’ya gelişi ile ilgili bilgilerimizde bugün bir takım eksiklikler ve yanlışlar bulunmaktadır. 21.03.2008 10:01:09
Günümüzde bazıları Türkler Anadolu’ya geldiklerinde biz bu topraklarda yaşıyorduk, buralar bizim yurdumuzda diyorlar. Bu doğru değildir. Kaldı ki, doğru da olsa fazla bir anlamı yoktur. Zira gelmişiz, fethetmişiz, yerleşmişiz. Eserlerimizle dağına taşına mührümüzü vurmuşuz. Türk ruhu toprağa sinmiş iyice. Yani coğrafyayı “vatan” yapmışız. Bu topraklar vatanımız olmuş. Bedelini de fazlasıyla ödemişiz. İnanın, bugün hiçbir milletin vatanı üzerinde yaşayanlara bizim vatanımız kadar, yani Anadolu kadar pahalıya mal olmamıştır. Bu noktada bir hususa daha vurgu yapmak gerekiyor. Günümüzde varlığını sürdüren milletlerin tamamına yakını hâlihazırdaki yurtlarına bizim gibi göçle gelmiştir. Bu gün hiçbiri ilk olarak ortaya çıktığı topraklarda yaşamıyor. Onun için biz daha önceden burada idik, siz sonradan geldiniz, şimdi çekip gidin geldiğiniz yere denilemez. Kimse bunu diyemez. Böyle bir şey mümkün olsa dünya altüst olur. Amerika kıtasında yerliler de dâhil bir kişi kalmaz. Avrupa halkları Kırım’ın kuzeyi ile Urallar arasında kalan bölgeye sıkışıp kalır.
Türkler, XI. yy başlarından itibaren büyük kitleler halinde terk ettikleri anayurt Türkistan’dan gelip Anadolu’yu ikinci bir yurt haline getirirken aynı zamanda bu topraklarda çok uzun bir tarihî geçmişe de sahipti. Bu noktada Türklerin Anadolu’yla ilgisine bir başka deyişle Anadolu’da Türk varlığının tarihî temellerine bir göz atmakta fayda bulunmaktadır. Bütün insanlığın ortaya çıkıp yayılışını izah etmek iddiasında olan yaratılış ya da evrim nazariyeleri bir tarafa bırakılacak olursa –ki her iki nazariyede de insanlığın ilk yayıldığı bölge olarak bugünkü Doğu Anadolu bölgemiz gösterilir- tarihî kaynaklar özellikle çivi yazılı Asur Kitabeleri, Paikuli’deki Sasani yazıtları ile eski çağlara ait Ermeni ve Pers kaynakları bu ilginin yani Türklerin Anadolu’ya ilk gelişinin M.Ö. VII. yüzyıla kadar uzandığını ortaya koymaktadır. Ermeniler bu tarihten en az bir asır sonra bölgeye gelecek, Gürcüler ise ancak bin yıl sonra tarihin görüş alanı içerisine girebilecektir. Yine tarih kaynakları M.S.395’te Hun, 466’da Ağaçkiri/Ağaçeri ve 527’de Sabir gibi Türk boylarının Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu bölgesine gelip yerleştiğini göstermektedir. Onları diğer bir Türk topluluğu olan Bulgarlar -şimdiki Bulgaristan halkından farklıdır- takip edecek ve bu boydan önemli bir grup yine aynı güzergâhı takip etmek suretiyle Doğu
Anadolu Bölgesine inerek 610 yıllarında Diyarbakır yöresine yerleşecektir. M.S. VII. Ve X. Yüzyıllar arasında pek çok Türk soylu topluluk yeni girdikleri İslam dininin bir gereği olarak cihat yapmak, ya da daha müreffeh bir hayat seviyesine ulaşabilmek için İslam-Arap hâkimiyeti altındaki bölgelere özelikle de Doğu Anadolu bölgesine gelip yerleşmiştir. Ancak Arap fütuhatının Anadolu’nun tamamına yayılamaması, buna karşılık X. yüzyılın başlarından itibaren Bizans’ın tekrar doğuya doğru genişlemeye başlaması bu Türk yerleşimini de sonuçsuz bırakmıştır. Bu hal X. Yüzyılın sonlarına doğru Türkistan’da başlayan demografik hareketliliğe bağlı olarak değişecek ve Türkler bir yandan yeni girdikleri “Akdeniz Medeniyeti”nin “İslâm dairesi” çevresinde Büyük Selçuklu Devleti’ni kurarken diğer yandan Anadolu’nun kısa sürede bir Türk yurdu haline getirilmesi ve İslamlaşması sürecini de başlatacaklardır. Bu noktada önemle vurgulanması gereken husus Anadolu’nun İslamlaşma sürecinin de Türk yurdu haline gelme süreciyle birlikte geliştiğidir. Bu süreç, 1016–1018 yılları arasında Tuğrul Bey’in Van Gölü Havzası ile Kars Yaylasına gerçekleştirdiği keşif akınıyla başlayacak, 1036’dan itibaren bunu Kızıl, Buka, Anasıoğlu, Yağmur gibi Türkmen Başbuğlarının komutasındaki Yabgulu Türkmenlerinin akınları takip edecektir. Bu akınlar başladığında yani, Anadolu kapılarına dayandığımız sırada her biri millet seviyesine ulaşmış bulunan üç toplulukla karşılaştık. Bunlar Ermeni, Gürcü ve Rumlardır. Bunun dışında sadece Hakkâri bölgesinde, Botan Havzasında Zevzan adında bir toplulukla karşılaşılmıştır ki bunlar da günümüzde bir Kürtlerden bir grup olarak gösterilir. Bu unsurlardan Gürcüler, 1048’de Hasankale Savaşı -ki, bu savaşta Gürcü- Bizans ordusu tamamen yok edildiği gibi Gürcü Prensi Liparit de esir alınmıştır- ve daha sonra Alparslan döneminde yapılan akınlar sonucunda, Ermenilerden Van Gölü Havzasında yaşayanlar Tuğrul Bey’in akınını, Kars Yaylasındakiler de 1064 Anı’nın fethini müteakip Bizans’la anlaşarak bugünkü Maraş-Kayseri-Sivas hattına, bir başka deyişle Fırat’ın batısına göç edip bölgeyi boşaltmak suretiyle etkisiz hale gelmiştir. Rumlar ise 1071’de Malazgirt Savaşını kaybettikten sonra büyük oranda Sakarya Nehrinin batısına, Eskişehir-Denizli- Antalya hattına çekilmek zorunda kaldı. Ama üç yıl gibi kısa bir sürede Türklerin Marmara Havzasına, yani İznik ile Adalar denizi – bugünkü Ege denizi- kıyılarına, İzmir’e ulaşmalarını engelleyemeyecektir. Bu arada başlayan Haçlı Seferleri de sonucu değiştiremeyecek ve Rumlar, nihayet Malazgirt’ten yüz yıl sonra 1176’da, Denizli civarındaki Kumdanlı’da (Myriakephalon) ikinci defa mağlup olarak bahse konu hattın batısı da dâhil bütün Anadolu’nun tapusunu bize devredecektir.
Günümüzde ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürtler, XIV. yüzyılın ortalarından itibaren daha önce yaşadıkları Hakkâri dağlarının güney yamaçları ile Batı İran’dan çıkarak sürekli batıya doğru yayılmak suretiyle bu bölgelere gelip yerleşmiştir. Aslında Hakkâri bölgesi de Kürtlerin esas yurdu değildir. M.Ö.I. bin de Turukki (Türk ?) adlı, bizim gibi Yafes soyundan bir topluluğun yaşadığı bu bölgeye Batı İran’daki Zağros Dağları civarından Milad başlarında yayılmışlardır. Bu noktada sürekli sorulan sorulardan biri de eski Anadolu halklarının, yani Hitit, Lidyalı, Psidyalı, Firik, Urartu vb. halkların ne olduğudur. Esasen böyle bir sorunun muhatabı Türk tarihçileri değildir. Bu sorunun cevabını verecek olanlar Helen, Roma tarihçileridir. Kaldı ki, böyle bir soru, sahibinin eskiçağ tarihi hususundaki cehaletini de ortaya koyar. Zira eski çağların genel karakteristiği olarak bir topluluk yaşadığı yerde siyasi hâkimiyetini kaybettiği takdirde ya yok edilir, ya göç ederek kaçar, ya da bölgenin yeni hâkimlerinin kimliği altında, yani o topluluğa inkılâp ederek varlığını sürdürebilirdi. Bunun dışında bir şansı bulunmamaktaydı. Nitekim bu şekilde birbirine inkılâp ederek gelen eski Anadolu halkları önce Helenistik kültür etrafında bir bütünlük oluşturmaya çalışmış, arkasından da Rumlaşmıştır. Onun için hiçbir tarih kaynağında Anadolu’ya girdiklerinde Türklerin, yukarıda zikredilen eski halklarla karşılaştıklarına dair en ufak bir kayıt bir yana, ima dahi yer almaz. Bu arada Rum’un, Grek yani bugünkü anlamda Yunanlı demek olmadığını da vurgulamamız gerekir. Rum, Roma hukuku ile Ortodoksluk etrafında bir araya gelmiş, büyük oranda bütünleşmiş Anadolu halklarının genel adıdır ki, bir ara Arap-Farslar tarafından Anadolulu manasına Türklere de yanlışlıkla Rumi denildiği bilinmektedir. Mevlana Celaleddin’e izafe edilen Rumi tabiri de bu cümledendir. Sonuç olarak Türklerin yurt tutmak üzere eşleri, çocukları ve sürüleri ile birlikte büyük kitleler halinde Anadolu’ya akmaya başladığı XI. yüzyılda bölgede, hiç biri yaşadığı yörenin otokton -ilk yerli- halkı olmayan Ermeni, Gürcü ve Rumlarla karşılaşmıştır. Uzun süre bir arada yaşamalarına ve pek çok alanda da kültür alışverişinde bulunmalarına rağmen Türklerin bu topluluklarla karışıp kaynaştığı, bugünkü genel söylem doğrultusunda bir “mozaik” teşkil ettikleri iddiası da tarihi temellerden yoksundur. Her şeyden önce bu toplulukların büyük kitleler halinde İslamlaşmak suretiyle ya da daha başka sebeplerle Türklerle karıştıklarına dair hiçbir tarihi kayıt bulunmamaktadır. Esasen böyle bir hal varit olsaydı bugünkü Ermeni, Gürcü, Rum vs. toplulukların varlığını izah etmek de mümkün olamazdı. Tarih kaynaklarında yer alan Anadolu’daki bir takım ihtida, yani din değiştirme hadisesi de çok sınırlı münferit hadiselerden ibarettir ki, böyle bir bilgiden hareketle bugün mozaik bir halktan bahsetmek kasıtlı değilse, tarihi gerçeklerin inkârından başka bir anlam taşımaz. Kaldı ki, bu halklardan Gürcüler 1828 Osmanlı- Rus savaşı, Ermeniler I. Cihan savaşı, Rumlar ise İstiklal savaşımız sonucunda -devraldığımızın çok daha üstünde bir artışla- Türk hâkimiyetinden kopmuşlardır.
Bilindiği gibi, 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’nun mukadderatı da belirlenmiştir. Bu savaşta Bizans seddinin yıkılması ve aynı zamanda devletler hukuku açısından da ortadan kalkmasıyla birlikte otuz, kırk, elli, iki yüz elli bin çadırlık Türkmen kitleleri ki, yaklaşık dört milyona yakın bir Türk zümresi Anadolu’ya yerleşmiştir. Bu sırada
Anadolu’nun kırlık alanı sürekli savaşlar ve Bizans’ın uyguladığı toprak rejimi yüzünden büyük ölçüde boşalmış, geçmişin ihtişamlı şehirleri büzülüp küçülmüş ve adeta birer askerî garnizon ile o garnizonu besleyen esnaf zümresinden ibaret hale gelmiş bulunuyordu. Bu hal, Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesini kolaylaştırdığı gibi Türklerin üç sene gibi kısa bir süre içerisinde Bizans’ın yanı başındaki İznik’e ulaşmalarını da sağlayacaktır. Bir başka deyişle Anadolu’da Türk fütuhatı kırlık alandan merkezlere doğru gelişmiştir.
*Büyük katkılarından dolayı, Prof Dr Salim Cöhce`ye saygılarımla...
Bu yazı için kayıtlı yorum bulunmamaktadır.
BEKİR CEVİZCİ - yazara ait bütün köşe yazılarını için TIKLAYIN.
Şu an sitemizde 6 aktif ziyaretçi bulunmaktadır. [+] Ayrıntılı istatistikler için tıklayın.