| Konya | Ankara |
| Aksaray | Kayseri |
| Karaman | Antalya |
| Niğde | Kırşehir |
| Afyon | Isparta |
İstanbul’da ilk pazarı yaşıyoruz. Odamızın penceresinde buluşan ceviz ve incir ağaçlarının yapraklarındaki ahengi kaç dakika seyrettik bilmem. Ya kaç sayfa kitap okuduk, onu yorgun gözlerimize sormak gerek.19.08.2009 06:46:55
Bu sıcak yaz gününü anlamlı kılmanın bir yolu daha olmalıydı.
Evet, Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’ni ziyaret edebilirdik.
Tren istasyonuna iniyoruz ağır ağır.
Sel gibi akan trafik, “bir mertropolün çığlıkları” gibi adeta.
1.5 lira verip turnikeden istasyona giriyoruz.
Uzun bir hat, sağlı-sollu yüzlerce insan.
Bir ucu Haydarpaşa’ya uzanıyor hattın. Öteki yönü gösteren tabela ise, Tuzla’yı, Gebze’yi işaret ediyor.
Oysa gözlerim raylara dalınca, bilmem kaç gece büyük bir gürültüyle uykumuzu bölerek geçen ve her geçişinde “Ah Konya” dedirten tren çığlıkları doluyor kulaklarımıza.
Ve bir Konya silueti beliriyor, rayların öteki ucunda.
***
Ufukta beliren treni gören yolcular, “koltuk kapma telaşıyla” perona yanaşıyorlar.
Trenin kapıları açılır açılmaz bir hücumla doluşuyor insanlar. Ve bir dakika bile beklemeden, kendine has “horultusuyla” tren yol alıyor.
Bir istasyonda sucu biniyor vagona, diğerinde baloncu. Derken elinde sakat çocuğu ile bir kadın biniyor. Hepsi de iki istasyon arasında yer değiştiriyor vagonlar arasında. Her istasyonda değişik bir satıcı ya da dilenci dolaşıyor vagonda. İkincisi asla yok!
Şehir içi banliyösünde, “şehirlerarası” tadında bir yolculuk sürüp gidiyor.
Dört ilçe, bilmem kaç istasyon…
Ve bir saati aşan bir yolculuktan sonra Haydarpaşa’dayız.
***
Önce Marmara’nın kıyısında bir yorgunluk çayı içiyor, sonra dolmuş duraklarına yöneliyoruz.
Yolun kıyısında bir ihtiyar, tahtadan yapılma el arabasına doldurduğu lahmacunları “iştahlandırarak” satmaya çalışıyor. Arabanın başında da birkaç müşteri.
“İştaha geliyor” arabaya yanaşıyoruz.
“Adana kıvamında” olmasa da “lahmacun işte!”
Para biraz büyük gelince, neşeli ihtiyar cüzdanını çıkarıyor, para üstü için. Sarı bir kart çarpıyor gözümüze. O, parayı uzatırken, ben cüzdana uzanıyorum, “bu kart nedir” diyerek. İhtiyarın yüzünde tatlı bir tebessüm beliriyor; “Haa onu Zonguldak’ta gazetecilik yaparken verdilerdi” diyor.
Ve başlıyor meslek hatıralarını anlatmaya.
İhtiyarın soluklandığı bir ara soruyu patlatıyorum; “Bu memlekette gazeteciliğin sonu, lahmacunculuk mu?” diyerek!
Sekiz yıl gazetecilik yaptığını, yurt dışına gittiğini, isteğe bağlı sigortalılığının sürdüğünü, bir buçuk yıl sonra emekli olacağını anlatıyor.
Bütün bunları “iki lahmacunluk” bir sürede konuşup geçiyoruz.
***
Bilmem kaçıncı seferindeki Üsküdar dolmuşu, binlerce faninin mekanı Karacahmet’ten aşağı doğru inerken motor adeta soluk alıyor, Fatihaların arasında.
Yaşlı dolmuşçu, ilk durakta binen yolcunun “Hüdai Hazretlerine gideceğim” dediğini unutmadan, o yokuşun başında duruyor. Ve bilmem kaçıncı yolcusuna bezginlik ve kızgınlık göstermeden “yokuşu çıkıp sağa dönünce Hüdai hazretleri oradadır” diyor.
***
Bugün ne de çok ziyaretçisi var Hazretin!
Bahçesi de, türbesi de sevenleriyle dolup taşıyor.
Türbenin genç görevlisi sık sık “beklemeden, ağır ağır ilerleyerek duaları tamamlayalım” ikazını yapıyor; bir trafik görevlisi edasıyla.
Türbenin kapısındaki sudan içmek için sıraya girenler ise bir başka lezzetin peşindeler.
Bir ara, Mevlana Hazretleri’nin kapısındaki “para bekçilerini” hatırlayarak, “Devletin paradan sorumlu görevlileri görmesinler. Burayı da paramatiğe çevirmeye kalkarlar” diye düşünüyorum.
***
Avluda boş bulduğumuz bir banka oturup soluklanmak istiyoruz.
Başında siyah takkesiyle avluyu “radar endamıyla” tarayan bir zat hemen ilişiyor yanımıza, selam vererek.
Yozgatlı ve İstanbul’da yaşayan bu zat, Şeyh Nazım Kıbrısî Hazretlerine bağlı olduğundan, O’nun görevlendirmesiyle pazar günlerini Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’nin makamında geçirdiğinden bahsediyor.
Bir ara “Hayrettin Bulan’ı tanır mısınız?” diye soruyor.
Hayret uyandırıyor bu soru ve “Çocukluğundan beri tanırım” diyorum.
Hayırla yad ediyor; “İzmit depreminde bize o el uzattı” diyor.
Görevli olduğu bekçi kulübesinde depremi nasıl yaşadığını, binaların yıkılışını nasıl seyrettiğini anlattıktan sonra sözü yine Hayretin Bulan’a getiriyor;
“Depremden bir ay kadar önce, bir İzmit radyosunda Hayrettin Bulan konuşuyor, (Bir deprem olsa biz ne yaparız) diyordu. O adam boş değil. Kalbinde gören gözü var!”
***
Hüdai Hazretleri yokuşundan ağır ağır Üsküdar’a inerken, gözümde Karabağ Gençlerbirliği’nde futbolcu olarak tanıdığım Hayretin Bulan, Kırmızı-Beyaz formalı, doktorlu, Bilal’li, Mehmet’li Ali’li kadronun arasında beliriyor. Kulaklarımda Niyazi Yıldırım’ın sesleri.
Sonra Şefkat-Der’deki faaliyetleri, Konya’da gündem oluşturan sert çıkışları, kavgaları, mahkemeleriyle bir Hayrettin Bulan filmi geçiyor, zihnimden.
Ulusal televizyonlara kadar çıkan ve sunucuları çıldırtan…
“Söyleyeceği çok sözü olmasından olsa gerek” sözü bitirmeyi beceremediği için canlı yayınlarda telefonu kesilen…
Kavgaları, “hizmetinin önüne geçen” bir Hayrettin Bulan.
Ve onbeşmilyonluk bir şehirde, Sultanların Sultanı’nın makamında, Hayrettin için “Gönlünde gözü var” diyen adamın hayaliyle bitiyor, Hüdai yokuşu.
…
[9 Ağustos 2009 Pendik]
Bu yazı için kayıtlı yorum bulunmamaktadır.
Mustafa GÜDEN - yazara ait bütün köşe yazılarını için TIKLAYIN.
Şu an sitemizde 3 aktif ziyaretçi bulunmaktadır. [+] Ayrıntılı istatistikler için tıklayın.