| Konya | Ankara |
| Aksaray | Kayseri |
| Karaman | Antalya |
| Niğde | Kırşehir |
| Afyon | Isparta |
Hayata merhaba dediği günden bu yana sadece iki ay geçmişti; fakat ona sanki yıllar gibi gelmişti… 01.04.2008 10:51:48
Hatta birkaç gün önce ince bir şiir kitabının üzerine konmuş -birinin kendisine uğur getireceği inancıyla dileğini tutup kendisini savurmadan hemen önce- kitaptaki şiirin 35 yaşı yolun yarısı olarak nitelemesi dikkatini çekmişti. O günden sonra, arkadaşları arasında hayatın yarısına yaklaştığını sürekli dile getirir olmuştu. Yaşadığı kısacık ömürde pek çok şeyle mücadele etmek zorunda kalmıştı; hayat denilen oyunda her zaman kazanan taraf olmasa da her zaman kaybeden taraf da olmamak için… Umut denilen ama çoğu kez hiç kimsenin tanımlayamadığı sihirli kelimenin kıymetini o çok iyi biliyordu: Kimi zaman bir örümcek ağından; kimi zaman da rüzgarla bir oraya bir buraya uçuşan kırlangıçların saldırılarından onu kurtaran yine sürekli içerisinde canlı tuttuğu umuduydu.
Bu ilkbaharda daha farklı duyguların içerisinde buldu kendini. Minicik kanatlarına karşın kilometrelerce yol almış; ama önceki seyahatlerine karşın -nedendir bilinmez- hiçbir yorgunluk hissetmemişti. Buna kendisi de çok şaşırmıştı. Kendisiyle birlikte yola çıkan arkadaşları yorulduklarını dile getirip hemen oracığa yerleşmeye ve kamp kurmaya karar verirken kendisi büyük bir azim ve gayretle, sevgi dolu minicik yüreğiyle kanatlarını çırpmaya devam etti. Bu uzun ve bir o kadar da tehlikeli yolculuk, onu bembeyaz papatyalarla dolu uçsuz bucaksız bir kıra ulaştırdı.
Aradığı, hep özlemini duyduğu, hayatı boyunca düşlerini kurduğu çiçeğini burada bulacaktı, buna inancı sonsuzdu. Bundan öylesine emindi ki saatlerce kanat çırpışından sonra binlerce gram gelen minik bedenine karşın son bir gayretle daha hızlı hareket etmeye ve kendine bir hayli ivme kazandırmaya başladı. Tepeden kuşbakışı yemyeşil çimlerin üzerinde bulunan tüm çiçekleri bir bir izledi: Kiminin üzerinde bir arı, bal yapabilmek için polen topluyor. Kimisi yanındaki arkadaşıyla birkaç adım ilerdeki menekşeyi çekiştiriyordu. Birkaç tane gelin çiçeği bir araya gelmiş ağustos böceğinin eşsiz konçertosu ve kendilerine yardım eden meltemin eşliğinde sağa sola yatarak ritim tutuyorlardı. Bu şölene, üç dört çift kelebek birbirleriyle dans ederek eşlik ediyordu... Hepsini bir bir görebiliyordu. Aşağıda müthiş bir eğlence ve panayır vardı adeta…
Bu güzelliklerin ve birazcık da yorgunluğun etkisiyle yavaş yavaş yere süzülürken kenarda bir başına bekleyen sarı bir papatya gözüne ilişti. Onu diğerlerinden farklı kılan sadece rengi değil, bambaşka bir yönü vardı; ama bir türlü bunu kavrayamadı. Herkes kahkahalar atıp şarkılar söylerken; sarı papatya suskun kalsa da, yansıttığı pırıltıdan uğur böceği kendini alamıyor ve kendini bir gücün ona yönlendirdiğini hissedebiliyordu. Yukarıdan aşağıya doğru burgular yaparak daireler çizerek geliyor ve kendini alamadığı sarı papatyasına doğru daha da yaklaştığını görüyordu. Son bir palenda ile uğur böceği, kendisine kucak açan sarı papatyasının kollarında buluvermişti. O kadar çok ama o kadar çok yorulmuştu ki o an’a değin; tüm yorgunluğu birkaç saniyelik dinlenme ile son buluvermişti. Anlaşılmaz bir şekilde sarı papatya da uğur böceğini çok sevmiş, sıcacık gülümsemesiyle yorgunluktan bitkin düşen uğur böceğine adeta yeniden hayat vermişti. Tüm bu yaşanan güzelliklere minik uğur böceği bir anlam veremedi; ama hoşuna da gitmedi değil. Uğur böceği düşünmeye başladı, bir yandan: Bu o muydu ömrü boyunca buluşmayı umduğu hayat arkadaşı, iyi gününü kötü gününü birlikte geçireceği hayat yoldaşı? Onu bu sürüklendiği engin düşünce ummanından kulağına birkaç metre ilerde ağustos böceğinin eşsiz resitali ve hemen yanı başlarında uzanan ağaçta yükselen iki kuşun muhabbetleri birazcık da olsa kurtardı…
Aradan 5 ay geçmişti…
Derken yapraklar eski yeşil rengini; önce kırmızıya, sonra da kahverengiye bırakmaya başlamıştı. Ağustos böceği kemanını eskisi kadar canlı ritimlerle çalmıyor, muhabbet kuşları o eşsiz düetlerini artık kendi aralarında fısıldayarak sürdürüyordu. Panayırlar artık birkaç katılımcıdan ibaret küçük semt pazarlarına dönüşüyordu. Doğada bu dönüşümler yaşanırken, uğur böceği büyük bir irkilmeyle uyandı. Sarı papatyasının onu saran kolları eski canlılığını kaybetmeye başlamıştı. Ne sarı yaprakları eskisi gibi sapsarıydı, ne de yaprakların tutunduğu gövdesinin rengi yemyeşildi. Hatta güneşe ve göğe uzanan zarif ve ince boynu artık bir tarafa doğru eğilmeye yanı başındaki çimleri işaret etmeye başlamıştı bile. Uğur böceğinin gözünden akan yaşlar, artık rüyadan uyanıldığının bir göstergesi niteliğindeydi. Yine yanılmıştı... Oysa o kadar çiçeğin arasından belki de hayatının geri kalanını paylaşacağını düşündüğü, yıllarca düşünü kurduğu hayat arkadaşını bulduğunu sanmıştı. Artık nerelere gidecekti. Bu can sıkıntısı ve sevdiğini kaybetmenin üzüntüsü onu nereye kadar daha canlı tutabilecekti... Sarı papatya ise, aslında belki de bu güzelliklerin sonunun böyle olacağını bile bile en azından birkaç ay da olsa hayatında mutlu bir an demetini yaşamayı istemişti. Her ne kadar kış gelince uğur böceğinden ayrılmak zorunda kalacağını biliyor olsa da. Kendince haklıydı da belki ve onu solan yapraklarına karşın canlı tutan şey, bahar gelene kadar uğur böceğinin kendisini bekleyeceği ümidiydi. Ama uğur böceği öyle bitkindi ki belki de papatyanın birazcık bencil davranması onu daha da yıpratmıştı.
İki şeyden birine karar verecekti, uğur böceği:
Ya sarı papatyayı belki de bir daha hiç görmemek üzere terk etmek ki bu biraz imkansız görünüyordu... Çünkü terk etse bile uğur böceğinin yaşam alanıydı kırlar... Ne çölde, denizde; ne de betonarme apartmanlarla dolu şehir merkezi onun yurdu değildi. Onun yurdu yine bembeyaz papatyalar, rengarenk çiçekler ile bir o kadar çeşitli böceklerin yaşam alanı kırlardı... Bu yüzden bir gün yine ona rastlayabilme ihtimali çok yüksekti...
Ya da yorgun ve bitkin hayat tecrübelerine karşın hemen yanı başlarında yükselen ağacın kovuğunda tüm sonbahar ve kışı geçirmek ve sarı papatyanın yeniden canlanıp hayata merhaba diyeceği baharı beklemekti... Ama bunun için de çok yorulmuştu... Çünkü o kilometrelerce ve tehlikelerle dolu yolu sarı papatyası ve kendi mutluluğu için minik kanatlarıyla kat etmişti... Acaba bunu her şeye ama her şeye yeniden başlayabilir miydi? Vermesi gereken en önemli kararlardan biriydi bu, hem kendisi hem de papatyası için...
* * *
Yazar hafifçe doğruldu. Her şey beş ay öncesinin hemen hemen aynısıydı; misafiri olduğu kır kahvesinin ahşap masasında: Cahit Sıtkı’nın “35 Yaş” şiirini ayraçla belirlediği ince şiir kitabı, beş ay önce kaleme alıp hazır beklettiği “uğur böceği” adlı yazısının yer aldığı ve yanından hiç eksik etmediği not defteri, dumanı hâlâ üstünde olan tavşan kanı çayı, … Çayından bir yudum daha aldı. Ve yazısına tam üç ay öncesinde ilham kaynağı olan masanın hemen yanı başında yer alan sarı papatyaya yeniden dikkat kesildi. Mevsim artık yazdan sonbahara doğru dönerken inanılmaz bir şeye şahit oldu. Her ne kadar sarı papatya eskisi gibi canlı ve renkli olmasa da, boynunu hafifçe bir kenara bükse de beş ay öncesindeki gibi sarı papatya ve uğur böceği birbiriyle sımsıkı kenetlenmişti. Takvimler son baharı göstermesine karşın uğur böceği, sarı papatyasını terk etmemişti. Bunu gören yazar, sonunu okuyucuya bırakacağını düşündüğü yazısını gazeteye göndermeden hemen önce şu cümlelerle tamamladı…
* * *
Uğur böceği, kararını vermişti: Yıllar sonra hayatının her anında kendisine baharı yaşatacağını düşündüğü sarı papatyasını, hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktı. Mevsimler ve ömrü sonbaharı hatta kışı gösterse bile…
Bu yazı için kayıtlı yorum bulunmamaktadır.
Şu an sitemizde 4 aktif ziyaretçi bulunmaktadır. [+] Ayrıntılı istatistikler için tıklayın.