| Konya | Ankara |
| Aksaray | Kayseri |
| Karaman | Antalya |
| Niğde | Kırşehir |
| Afyon | Isparta |
Bakara Sûresinin başında, Kur’ân-ı Kerîm’in şüphesiz hem bir doğruluk rehberi, hem de muttakiler için bir hidâyet kaynağı olduğu beyan edilir02.05.2008 10:21:13
Âyet ÅŸöyledir: “Elif Lâm Mîm. Åžu yüce kitap ki, onda (ki doÄŸrulukta) aslâ ÅŸek ve ÅŸüphe yoktur. O, Allah’ın (emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan) muttaki kulları için bir hidayet rehberidir.”
Bu âyete göre Kur’ân, hem hayatımıza istikamet yolunu göstermekte, hem de kitaplaÅŸmış Allah kelamının elle tutulur, dille okunur bir cisim olarak hidayet nûru olduÄŸunu îlân ediyor. Yani ‘Kelâmı Kadîm’ cisimleÅŸmiÅŸ, hidayet nuru olan Kur’ân meydana gelmiÅŸtir. “Hidayet-i Kur’ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez. Ve öyle geniÅŸ bir sahayı iÅŸgal etmiÅŸtir ki, ihatası ilmen kâbil deÄŸildir.”(1)
Onun ifadesinden anlaşıldığına göre, Kur’ân’ın hidayeti, kalbimizin en ince bir doÄŸruluk arzusundan, bütün dünyanın adalet ve doÄŸruluk adına talebini karşılayacak enginlikte ve gökleri ihata eden derinliktedir. Onun “iyilik ve doÄŸruluk” adına, İslâmiyet’e yakın olsun, uzak olsun, bütün insanlığa kâfi gelecek ve çaÄŸları aÅŸacak bir üstünlüÄŸü var. Yani dünyanın neresinde olursa olsun, her iyi olan anlayış ve her doÄŸru olan davranış, Kur’ân’ın hükmüdür. Her hak ve adalet, Onu kabulleniÅŸ; her batıl ve zulümden kaçış da Ona itaat anlamına gelir. Her güzel olan deÄŸer yargısı ve her isabetli ve ahlâkî olan yaÅŸayış tarzı, Kur’ân’ın hidayetine dâhildir.
Kur’ân doÄŸruluk ve adalet adına dünyayı hidayetiyle kuÅŸatmıştır. Meselâ Müslüman olsun olmasın, bir Japon’un çalışkanlığı ve özverisi, bir Avrupalının temizliÄŸi ve dürüstlüÄŸü, her kesimden insanların hak ve hukuka saygıları, hüsnü kabul görmüÅŸ ne kadar meziyetler varsa, doÄŸruluÄŸa ve samimiyete baÄŸlı bütün davranışlar ve anlayışlar, hepsi Kur’ân’ın öz malıdır. Tüm güzel kavramlar fıtratın kitabı Kur’ân’la özdeÅŸtir. Bu uyum ve özdeÅŸlik akımı tüm dünyayı sarmıştır. Yani, insanı yaratanla, insanlığın saadet reçetesi olan Kur’ân’ı söyleyen aynı Zâttır. O Allah’tır.
DoÄŸruluÄŸu hayat düstûru yapan herkes potansiyel müslümandır. Birgün Kur’ân’la karşılaşır ve tanışırsa esahtan Müslüman olur. Yalancılığı hayat düstûru yapan herkes potansiyel kafirdir. ‘Ben müslümanım’ dese bile, bir gün hak ve adalet düÅŸmanlığı yaparak zulmeder ve tövbe etmezse, esahtan kâfir olur. Her ne kadar büyük günahlar bir müslümanı kafir yapmasa da, tövbesiz yalancı zalimler, kâfir olarak ölmekten kurtulamaz. Çünkü, her tövbesiz yalancı ve zâlim, Allah’tan ve âhiretten ümidini kestiÄŸi için kâfirdir.
Bin üç yüz küsür seneden beri Kur’ân hakikatleri, insan oÄŸlunun kemiyeten beÅŸte birini, keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına almış, kıyâmete kadar manevî saltanatını sürdürecektir. Ondan baÅŸka hiçbir kitabın söz söylemeÄŸe ve sözünü geçirmeÄŸe haddi ve hakkı yoktur. Çünkü Kur’ân’dan baÅŸka ilme ve fenne ayak uyduran baÅŸka bir kitap yoktur. Yani inanış ve teslîmiyet itibariyle insanlığın beÅŸte birini; kavramlarını ve deÄŸerlerini kavrayış, kabulleniÅŸ ve uygulayış itibariyle de insanlığın yarısını etkilemiÅŸtir.
Kur’ân’ın meyvesi iki dünyanın saadeti, neticesi de kendisi gibi hidâyet olan büyük bir nimettir. Kur’ân’ın göstermesiyle anlaşılmıştır ki “hidâyet” büyük bir nimet, vicdânî bir lezzet ve rûhun Cennetidir.(2) Bir günde kırk kereden fazla okuduÄŸumuz Fâtiha sûresindeki “İyyâke nestaîyn” yani “Yalnız senden yardım isteriz” ibâresinden hemen sonra gelen “İhdinâ’s-sırâta’l-müstakîm” yani “Bize dosdoÄŸru yol için hidâyet ver” talebimiz, onun ehemmiyetini gösterir. En büyük nimetin hidayet (sıratı müstakim ve doÄŸruluk) olduÄŸunu gösterir.
“İhdinâ” kelimesi dört mânâya iÅŸârettir. 1-Mü’min hidâyet isterse “ihdinâ” der, dinde sebat ve devam mânâsını ifâde eder. 2-Zengin olan hidâyet isterse, malda ve ÅŸükürde ziyâde mânâsını ifâde eder. 3-Fakir olan hidâyet isterse, darlığın geçmesini ve geniÅŸliÄŸe kavuÅŸmayı ifâde eder. 4-Zayıf olan isterse yardım, baÅŸarı ve muvaffakiyet mânâsını ifâde eder. Ayrıca, iç ve dış duyguların (Allah rızasına uygun olarak) tatmin edilmesi, âfâkî ve enfüsî delillerin ve burhanların gösterilmesi hidâyet halidir ki, böylece insanlık tarihi boyunca peygamberlerin gelmeleri ve kitapların indirilmeleri hepsi insanlığın hidayeti için mümkün ve vâki olmuÅŸtur.(3)
En büyük hidâyet, ilimde ve duyularda hakalyakîn bir kanaati kalbiye olup perdenin kaldırılması ile hakkı hak bilmek, bâtılı da bâtıl görmektir. Bizler, “İhdinâ” ile Allah’tan “sırat-ı müstakîm”i isteriz.
Rûha üç büyük kuvvet verilmiÅŸtir. Bunlar:
1-Kuvve-i Şeheviye: Faydalı şeyleri isteme ve cezb etme kuvveti.
2-Kuvve-i gadabiye: Zararlı ÅŸeyleri def etme kuvveti ve kâbiliyeti.
3-Kuvve-i akliye: İyi ile kötüyü ayırma ve tanıma kabiliyeti ve gücü.
Bu kuvvetlere yaratılışa göre sınır konulmamış, ÅŸeriata göre sınır konulmuÅŸtur. Åžeriatın koyduÄŸu sınırlara uyulmaz ise ortaya ifrat ve tefrit dediÄŸimiz ölçüsüzlük girer. Neticede ortaya abartılı ve insanlık dışı birçok bâtıl uygulama ÅŸekilleri çıkacaktır.
İşte hidâyet, bu kuvvetleri, orta yol dediÄŸimiz adâletli biçimde kullanmak demektir ki, ÅŸehvet kuvvetinde “iffet ve nâmûs”, gazap kuvvetinde “ yiÄŸitlik ve kahramanlık”, akıl kuvvetinde ise, “ilim ve hikmet” öne çıkar ve insanlar ancak böylece huzurlu olurlar.(4)
Dipnotlar:
1- Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, s. 43
2- A.g.e., s. 62
3- A.g.e., s. 28
4- A.g.e., s. 29
Bu yazı için kayıtlı yorum bulunmamaktadır.
ABDÜLKADİR ETÖZ - yazara ait bütün köşe yazılarını için TIKLAYIN.
Şu an sitemizde 6 aktif ziyaretçi bulunmaktadır. [+] Ayrıntılı istatistikler için tıklayın.