| Konya | Ankara |
| Aksaray | Kayseri |
| Karaman | Antalya |
| Niğde | Kırşehir |
| Afyon | Isparta |
Yıllar olmuştu bu kadar yağmayalı. Ajanslarda son bilmem kaç yılın en çok yağan kar ifadeleri kulaklarındaydı. Bereketti, rahmetti… 08.10.2008 09:21:16
Alâeddin Tepesine doğru yürürken kafasında sorular belli belirsiz diziliyor cevap bulma ihtiyacı duymadan kaybolup gidiyordu.
Düşmemek, kayıp etraftan bakabilme ihtimali olan birkaç kişinin gülmesine meydan vermemek için dikkatli adımlarla sadece bir kişinin yürüyebileceği, kendinden önce geçenler tarafından karı çiğnenmiş yerden yürüdü.
Bir gün sonrasında gökyüzü pırıl pırıldı. Masmavi gökyüzü Alâeddin Camisiyle bütünleşiyor ve kartpostallardaki gibi bir güzellik oluşturuyordu.
Niçin geldiğini hatırladı. Fotoğraf çekecekti. Yıllardır bu kadar çok kar yağmamıştı. Belki de bundan sonra bilmem kaç sene bu kadar yağmayacaktı. Bu bir fırsattı. Karın en temiz ve masum görüntüsüyle tarihin nasıl bütünleştiğini kayıt altına alacak belki de tarihe not düşecekti.
Yıllar öncesinden gelen taş duvarlar daha beyazdı ya da öyle görünmüştü. İçinden “Karın beyazlığı duvarlara yansımış herhalde.” dedi.
Alâeddin Tepesinin zirvesindeki tarih senedi olan bu yapının her yerden görülebilmesi için belediyenin çalışması olduğunu düşündüğü dalları kesilmiş ağaçlara kaydı gözleri. Dallar hiç kar misafir etmemişti. Belki de kahırlıydılar, üzgündüler… Baharı bekleyecekler, baharda yeşerecekler, kuşları misafir edecekleri zamanı bekleyeceklerdi.
Minare, gök maviliğini delip yükseliyordu. Şerefeden sonraki kısmın daha kırmızı olduğu dikkatinden kaçmadı. Tuğladan yapılmış, dedi. Yıllardır ayakta kalabilmiş olmasına şaşırdı. Şimdi yapılsaydı, belki de bu kadar uzun süre dayanmazdı, dedi. Şimdi her şeyde hile var, her şey sadece göz boyamak için yapılıyor, diye düşündü. Daha yapılmadan yıkılan kamu binalarını hatırladı. Üzüldü. Kimliğimizi kaybettiğimiz, dürüstlüğümüzü unuttuğumuz, günü kurtarma çabasıyla yaşadığımızı anımsadı. Şerefeden aleme uzanan güzellik, incelik ve ustalığa hiç bu kadar dikkat etmemişti. Belki de gökyüzü ile bütünleşen minarenin cazibesiydi bu inceliği görmesini sağlayan.
Birkaç adımla caminin girişine geldiğinde, kapının sağındaki cami ile ilgili bilgilere kaydı gözleri. Buraya bilmem kaçıncı kez gelmişti ama ilk defa bu kadar dikkat kesiliyordu. Acele etmeden okudu:
“Alâeddin Tepesi, Anadolu Selçuklu sultanları Konya’yı Bizanslılardan alıp başkent yaptıktan sonra şehrin ortasında bir kale ile çevrili olan bu tepeye saraylarını ve Alâeddin Camiini yaptırmışlardır…”
Daldı gitti: Geçmişe, dünyaya kafa tutulan dönemlere. Bizansların kovulduğu zamanlara… Sultan 1.Mesut, 2. Kılıçarslan, Alâeddin Keykubat, Gıyasettin Keyhusrev, Kılıçarslan…
Caminin dev kapısından adımını atığında, farklı bir yapıyla sessizliğini koruyan iç mekâna daldı. Doğruca caminin kuzeyindeki bahçesine yürüdü. Bahçeye açılan kapıyı araladı. Konya’nın son hali duruyordu karşısında. Caminin sıcaklığına mukabil karın soğukluğu yüzüne yapıştı. Gözünü eliyle koruyarak adımını attı bahçeye.
Doğruca kümbetlere yöneldi. Zaten onları görmek ve görüntülemekti niyeti. Henüz temizlenmemiş olan yoldan dikkatlice ilerledi. Makinesini çıkardı. Ayarlarını yaptı. Çok güzel çekmeliyim, belki romanlarımda da kullanırım, diye düşündü. Yan yana duran iki türbeye doğru ilerledi. Kalbinde hafif bir kıpırdanma hissetti. Belki de heyecandı yaşadığı. Bir devrin sultanlarına yürüyordu. İzinsiz huzura çıkılamayan, korumalarının etrafında dört döndüğü, söylediği emir olan sultanlara…
İşte onlar buradaydı ve kimseler yoktu ortalıkta. Hiç kimse soru sormuyordu. Necisin, kimsin diyen bile yoktu. Büyük bir sessizlik vardı. Onca devlet büyükleri de yoktu. Kafası karıştı. Ne kadar duyarsız olduğunu düşündü. Duyarsız olan sadece kendisi değildi.
Türbe öyle ihtişamlı da durmuyordu. Sadeydi çok sade. Süslü püslü bir görüntüden uzaklardaydı. Kesme taşlar düzenliydi. On yüzlü prizmaydı karşısında yükselen. Gözleri bir müfettiş edasıyla üzerinde kaydı tuğladan örülmüştü on köşeli kümbetin. Baktı kaldı.
Türbenin merdivenlerinden çıktı. Kapının aralığından içeriye baktı. Bir daha baktı. Üşümüş olan ellerini nefesiyle ısıtıyor ve bakıyordu. Sandukalar sıralıydı. Masmavi çinilerle süslüydü. Selçuklu sultanları yatıyordu gökyüzü maviliğindeki çinilerin altında. İçinden “nerden nereye” dedi.
Dikkatlice merdivenlerden indi. Mahzen kapısına yürüdü. Aşağısı görünmüyordu. Karanlıktı. Mahzendeydi Sultanlar. Yakınları, ileri gelenler, yönetenler, emir verenler, savaşanlar, meydanlarda kahramanlık yapanlar, hayatlarını savaşlarla geçirip ulvi gayelerini gerçekleştirmek için çalışanlar. Hepsi buradaydı. Ruhları diriydi. Canlıydı düşünceleri, hedefleri, geçerliydi sonsuzluğa kadar.
Bahçeden şehre baktı. Geçmişten günümüze döndü. Manzara muhteşemdi. Alâeddin Tepesinden bir başka görünüyordu Konya. Bembeyazdı. Tertemiz bir hava soluklanıyordu. Bir devrin muhteşem başkenti Konya, yüksek binaların boy gösterdiği devasa bir şehirdi artık.
Sonra koruma altına alınmış sarayın dış duvar kalıntılarına baktı. Vefasızlıktı gördüğü. Geçmişe sahip çıkamamaktı belki de. Bir köşesi kalmıştı sadece. Belki de taşları sökülüp başka yerlerde kullanılmıştı bunca yılık kale kalıntılarının. Estetikten uzak bir görüntüydü gördüğü. Bir beton yığını ve altına siperlenmiş muhteşem bir sarayın kalıntısı…
Daha ötelere baktı. Yüksek binalar, gökdelenler mavi renkleriyle artık meydan benim demek istiyordu. Saray da benim, sultan da benim diyordu belki de. Bembeyaz örtü her tarafı kucaklamıştı. Sola döndü bir dürbün gibi. İki minare arasında yükselen bir başka gökdelene baktı gülümseyerek. Sonra da yanı başında sade bir kümbetin altında yatan sulatanlara…
Bir dönemin başkenti, sarayı, camisi, devlet idare yeri, merkezi buradaydı. Tarihi değiştirenler buradaydı. Tarihe yön verenler bunlardı. Hemen aşağıdaki caddeden akıp giden insanlardı. Sokakları dolduruyordu. Evleri yükseltiyordu. Koşuyordu. Koşuşturuyordu. Arıyordu ruhunu. Kaybettiği ruhunu. Duyarsızdı. Yüzyıllar öncesinden haykıran uyarıcıya kulak vermiyordu. Yaşanan neydi. Vefasızlıktı belki de. Duyarsızlıktı geçmişe. Günü bugün olarak bilmekti.
Masmavi gökyüzünün altında bembeyaz bir örtünün kuşattığı geçmişti gezdiği, gezindiği yerler. Onlar da mı küsüp ruhlarını alıp gitti. Yaşanan ruhsuzluğun sebebini düşünüyordu Alâeddin Tepesinden aşağı inerken.
Bu yazı için kayıtlı yorum bulunmamaktadır.
- yazara ait bütün köşe yazılarını için TIKLAYIN.
Şu an sitemizde 4 aktif ziyaretçi bulunmaktadır. [+] Ayrıntılı istatistikler için tıklayın.