| Konya | Ankara |
| Aksaray | Kayseri |
| Karaman | Antalya |
| Niğde | Kırşehir |
| Afyon | Isparta |
Her insana yaratılıştan vicdan ve ahlak güzelliği ihsan edilmiştir. İnsandaki vicdan ve ahlâk güzelliğinin devamı, yaşaması ve çalışması ondaki imana bağlıdır. 17.10.2008 09:03:25
Her insanın inandığı bir din ve bu dine ait kudsî değerleri vardır. Eğer o kimsenin dini batıl, kutsiyet izafe ettiği değerleri de hislerini okşayan (nefis, şeytan, hevâ ve heves gibi) aşağılık duygulardan ibaretse; vicdanî uyarıları dinlemez. Aklı hileye ve duyguları yalana yönelip hakkı kabul etmez. Ahlâkîlik ve dürüstlük kudsî değerlerle desteklenmediği takdirde tefessüh eder. Zoru gördü mü yan çizer ve yalanın geçici koruma zırhına saklanır. O yalan zırh da içine saklananı sıkar, korku ve sıkıntı verir. Zamanla vicdan söner, ahlâkîlik de enayilik sayılır. Halbuki en büyük şeref doğruluk ve en büyük cihad da dürüstlük adına sahibi olduğu maddî makamdan mahrum olma ve serveti kaybetme riskini göze almaktır.
İslâm’ın fıtri vicdan duygusuna etkisi, fevkalâde önemlidir. Allah yarattığı her insanın kalbinin zamirine, adalet yapması, hak ve batılı ayırt etmesi için, yalanı reddedip doğruluğu savunsun diye vicdanı yerleştirdi. Allah kalplerdeki sıdkı ve yalanı bildiği gibi, kulun vicdanı da Allah’a vekaleten kendi kalbinin zamirindeki sıtkı ve yalanı bilir. Çünkü Allah’a ve vicdana karşı yalan söylenemez. O yüzden sâdık sıdkını bilerek söylediği gibi, yalancı da yalanı, bile bile söyler. Sâdık kimse doğruluğundan dolayı şerefli olduğu gibi, ölürken de mümin olarak ölür. Yalancı da fâsık, kâfir ve münâfık olarak yaşadığı gibi, nihayet zâlim ve kafir olarak ölür.
Kur'ân’ın telkin ettiği îmân esasları, ölmemiş vicdanlara hayat verir, sönmemiş akılları dehâya çevirir. Ancak sâlim akıl ve vicdan sahibi (zâkir) kimselerin kalbleri mutmain olur. Kur'ân'a inanan müminlerin pratik hayâtlarında ve her eylemlerinde doğruluk ve güzel ahlâk vardır. Bu durumda olan âlimin ilmi hikemî, ârifin kültürü ahlâkîdir.
Din ve İslâm dışı ahlâkın -sözde bilimsel bir fantazi ve teori olmaktan Öte- hiçbir değeri yoktur. İnsanın vicdanı,onun ahlâkî şuurudur. Mü’minin yaptığı iyiliği, onu vicdanen mutlu ettiği gibi, kötülüğü de huzursuz eder. İşte "bu gibi güzel duyguların kaynağı (selim vicdandan başka) ne olabilir?(1) Vicdanın sağlıklı olması, onu koruyan ahlaka bağlıdır. Ahlâkı koruyan da onun bağlı bulunduğu inançtır. Meselâ kurban kesen bir mü'min, hayvana hissen acısa da, bunu Allah rızâsı için yaptığından dolayı vicdanen huzurludur. Allah için öfkelenen bir dindar, hiç kimseden korkmaz. Savaşırken öldürür. Fakat "aman” dileyene acır, silah çekmez.
İmânlı vicdanın, şahsiyet ve karakter üzerinde önemli bir etkisi vardır. Kur'ân'a göre îman, insan şahsiyetinin gelişmesinde en önemli etkendir. Mü'minûn Sûresi'nde bu şahsiyete ilişkin açıklamalar vardır. Kur'ân'da insanlar mü'min, münafık ve kâfir olmak üzeri üçe ayrılır. Önce bunların karakterleri üzerinde genellemeler yapılır. Sonra da her grubun kişilikleri üzerinde, olaylara bağlı olarak ayrıntılı açıklamalar yapılır.
Muhammed Hamîdullah, "İnitiation a L'İslam" adlı kitabında, "îslâmî Ahlak" başlığı altında, karakter ve ahlâk yönü itibariyle,insanları üç gruba ayırıyor. 1. Melek gibi insanlar, sırf iyilik için yaratılmışlardır. 2. Şeytan gibi adamlar, düzeltilemez, kötülük yapmaktan hoşlanırlar. 3. Mutavassıt (orta sınıf) insanlar, duruma ve eğitime göre iki tarafa da meyledebilirler. Bunlar çoğunluğu teşkil eder ve onlar la uğraşmak gerekir.(2) Bu görüşe paralellik arzeden bir açıklamayı da J. Stoetzel şöyle belirtiyor. "Şahsiyet, kişinin doğuştan getirdiği ve eğitimle düzene koyup elde ettiği yeteneklerin bütünüdür."(3) Kişilikle ilgili kavramlardan karakter ve mîzaç, çoğu zaman eş anlamda kullanılır.(4) Bize göre eğitim ve terbiye, karekter ve mîzâcı değiştirmez. Fakat eğitim, Allah tarafından insana verilen ahlakı, mukadder güzelliğe ve kazanacağı şahsiyete doğru kanalize eder. İnancın ve ona bağlı eğitimin, mukadder özel şahsiyetin kazanılmasında etkisi büyüktür.
İnsanın gâyesinin anlaşılmasında dinin önemi büyüktür. Çünkü insan, kâinatın meyvesi, neticesi ve gayesidir. İnsanın yaratılış gayesi de kendi irâdesi ile Allah'a kulluk etmektir. Gayelerin gayesi Yaratıcıya yönelen bir gaye, yâni O’nun rızasını kazanmak için ibadettir.(5)
"And olsun ki biz Âdem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır...onlara en güzel rızıklar verdik. Onları yarattığımız kimselerin bir çoğundan (meleklerden bile) cidden üstün kıldık"(6) âyetini düşünürken aklıma evrim nazariyesine inanan sözde ilimciler geldi. Yeryüzünde en gelişmiş canlı insan ise, ya insan için gelişen diğer canlılara ne oluyor ? Çünkü hepsi de efendileri olan insana kurban olmak için önünde resmigeçit yapıyor. Bir kemik parçası için, yedi sokak dolaşan keskin dişli köpekler; kan ve fışkı arasından süzülen âbı hayat gibi beyaz sütü ikram eden inekler;(7) bu görevleri kendi irade ve isteklerine göre mi yüklenmişler? Yoksa “evrim” denen tesâdüf tanrıları mı yapmış? Yoksa Allah mı…?
Hayır hayır! Bir Kudreti Sonsuz Allah’ın yarattığı, şu yediğin elmaya bak, gözüne, diline ve damağına ne güzel bir tat bırakıyor! Nimetleri dillere, yiyecekleri de midelere göre ayarlayan O Allah değil mi? Görmeseydi gözü, işitmeseydi kulağı, bilmeseydi aklı ve gücü yetmeseydi şu koca âlemi ve nizâmını nasıl yaratabilirdi ?
Neden bu kadar meyve ve sebzeler evrim zahmetine katlanıp insanın ayağına kapanıp elini öpüyor, ağzında ölüp midesine defn oluyor? Bütün güzellikleri ile insanın gözüne, eline ve midesine doğru rızık olarak koşarak akıp geliyor. Elma-armut, kavun-karpuz ve üzüm-hurma gibi meyveler, kokuları,renkleri ve tatları ile niçin evrimleşti?
Semiz ve leziz etleri ile hayvancıklar neden insanın diline ve damağına lezzet raporu vermek için yarışıyorlar? 0 halde, dilleri lezzetlere, yiyecekleri midelere göre ayarlayıp programlayan kim? İlimde yeri olmayan tesadüf tanrıları mı, yoksa Allah mı?
İnsanların, sırtında dolaştığı şu feza gemisi olan dünyayı, bütün nimetleriyle insanın emrine veren Allah değil mi? Hâlâ, bütün güzellikleri ile insanın ayaklarına kapanan dünya denen hizmetçiyi, tabiat denen köleyi nerden hâkim yapıyorlar ?
GÜZEL İNSAN : "hakikaten biz insanı en güzel ("boyu boşu mevzun, sureti güzel ye kâinatın "bütün özelliklerini toplayıcı bir biçimde yarattık. Sonra da onu (küfrü sebebiyle bâzılarını) aşağıların aşağısına çevirdik... Allah hâkimler hakimi değil mi?" (8) Bu durumda insanın şerefine yakışan sözü ancak Kur'ân, 1400 sene önce söylemiş ve insanın değerini yüceltmiştir. Halbuki güncel fencilerin fikri ve bilgisi buna ancak yeni ulaşmıştır. Modern fen ilimleri de uzun araştırma ve inceleme yorgunluğundan sonra, bu görüşe yeni yeni destek vermektedir.
İnsanın şahsiyeti, iman ilminin ona kazandırdığı ahlâk ile ölçülür. İnsan rûhunun diğer mahlukata nazaran üstünlüğünü Kur’ân haber vermeseydi, “insan düşünen bir hayvandır”, “insan dikine yürüyen bir hayvandır”, insan konuşan bir hayvandır”, “insan âlet yapan bir hayvandır”, “insan gülen bir hayvandır” gibi laflar eden koca koca filozoflar, insana “hayvan oğlu hayvan” demekten utanmıyor veya bu sözlerle insanı tanımlamış olduklarını zannediyorlardı. İnsanı böyle tanıtmakla hikemî bir söz söylediklerini zanneden gafiller, ancak kendi ahlâki konumlarını ve zanlarını ilim(!) diye böyle ilân etmiş oluyorlardı.
Her insanın değeri aklı, hak bilgisi, îmânı, bozulmamış vicdanı ve ahlâkı kadardır. Her insanın üç ayrı değeri vardır. Birincisi, kendi nazarındaki değeri; ikincisi, (Müslüman) halkın nazarındaki değeri; üçüncüsü de, Allah’ın nazarındaki değeridir. Her üçünde de değer ölçüsü ahlâktır. İnsanlar bilgisizlik, bencillik ve günahkarlık sebebiyle kendi değerini kaybeder veya kendini üstün görür. Herkesin kendisi hakkındaki değerlendirmesi izâfidir ve isabetli olamaz. Ancak ahlaklı müminlerin değerlendirmeleri bir dereceye kadar -sınırlı da olsa- isabetli olabilir. Fakat, Allah’ın kulları hakkında verdiği değer mutlak isabetlidir. Ancak, ateist, materyalist, evrimci ve davranışçı görüşe göre hareket eden bilimciler(!)bunu bilmez ve kabul etmezler.(9) Onların bu yanlışına karşı Tîn Sûresi 'nin işaretiyle ve bir Örnekle şöyle cavâb verebiliriz : Meselâ, Antik çağdan kalma ve üzeri nakışlı bir sanat eseri bulunsun. Farzedelim ki, bu eserin maddi kıymeti bir lira ederse, taşıdığı sanat değerinden dolayı milyonlar eder...Eğer o antika, elden ele dolaşacak olursa aşınıp değer kaybedecek veya bir çekiç darbesi altında ezilip yok olacaktır. Bu misâlde görüldüğü gibi, insanın asıl kıymeti (sanatı) ahlâkı ile ölçülür. İnsandaki şeref ve haysiyet nakışlarının değeri, onun îmânı ve sâlih amelidir. O, bu değeri ile cennet müzesine konulmağa hak kazanır. Eğer, hayvanca zevkleri uğruna, bir pil gibi deşarj edilip sefilce tüketilir veya küfürle kırılırsa; sonu süprüntü yeri olan cehennemdir. Yâni ateştir.(10)
Pratik imânın amelî neticesi şudur ki insanlar nasıl yaşarsa öyle ölürler ve nasıl ölürlerse öylece haşrolurlar, "her kimin son kelâmı (Lâ ilâhe ill'Allah) olursa cennete girer".(11)
DİPNOTLAR:
(1) Andre Cresson, Filozofik Sistemler, s.73 , (Trc S.J. Becarona, İst.1962
(2) M.Hamîdullah, İnitiation a I'İslam, s.86 Ank.1974)
(3) J.Stoetzel, La Psychologie Sociale, s.141, Paris,1963)
(4) Feriha Baymur, Genel Psikoloji, s.219, İst.1969)
(5) Hayrânî Altıntaş, Ibn Sina Metafiziği, s.144, Ank.1985
(6) K.K. 17 / İsrâ, 70
(7) K.K. 16 / Nahl, 66
(8) Beyzâvî, Envâru1t-Tenzîl, 6.6, s.536 (41; Celaleyn, Tefsir, C.2, s.266; K.K. 95 / Tîn, 4,5,8
(9) Pierre Naville,la Pychologie du Comportement, s.370,Paris,1963
(10) Fîrûzâbâdî,Tenvîru'l-Mikbâa, G.6, s.536
(11) Mh.Fuâd Dilâveroğlu, Durretü’l-Fâhire , s.105, İst.1978
Bu yazı için kayıtlı yorum bulunmamaktadır.
- yazara ait bütün köşe yazılarını için TIKLAYIN.
Şu an sitemizde 3 aktif ziyaretçi bulunmaktadır. [+] Ayrıntılı istatistikler için tıklayın.