Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. Dr. Ahmet KAĞAN KARABULUT

Prof. dr. ahmet kağan karabulut
Yazarın Tüm Yazıları >

Zaman, ne zamanı?

A+A-
Geçtiğimiz üç hafta boyunca ülkemizde yaşanan olaylar, birilerinin arzu ettiği düzeyde kan akmasına, ekonomik çalkantılara, tahrip gücü çok daha yüksek toplumsal hadiselere yol açmamış olması bakımından nispeten hafif atlatılmış gibi görünmekle beraber, sırayla değişik ülkelerde, özellikle de İslam coğrafyasında sergilenmekte olan bu global oyunun Türkiye sahnesi henüz perdeyi kapatmış gibi durmamaktadır. Yeryüzünde yaşayan yaklaşık yedi milyar insanın kaderini elinde tuttuğuna inanan, “geleceklerini ancak biz belirleriz ve onlar sadece bizim yazdığımız senaryoyu oynayan figüranlardır” diyen bir grubun terör, kan ve gözyaşı üzerine kurgulanmış bu oyununda bazen elektrikler kesilmekte, bazen dekorlar kaybolmakta, bazen de oyuncular ya da seyirciler senaryoyu protesto etmektedir. Yani ilahi takdir, bazılarının tedbirlerini ve tertiplerini bozmaktadır.

Bu anlamda, Türkiye’ye biçilen gömlek dar gelmiş, bu anlamda senaryolar, belki de aktörlerin acemiliğinden ya da aceleciliğinden tam da istenildiği gibi oynanamamış, milletin genelinin sağduyusuyla belki de, oyun bozulmuştur. Elbette, “hadiseler çok daha küçük boyutlarda iken engellenemez miydi?” sorusu sıklıkla akla gelmekte, devlet aklı, devlet adamlarının basiret ve feraseti daha olayların başlangıcında devreye girmiş olsa acaba bu kadar gerilim ve kutuplaşma olmadan, sadece dinleyerek ve anlamaya çalışarak şu yapılan tahribat önlenebilir miydi diye düşünülmektedir. Öte yandan, hadiselerin arkasında kimlerin, hangi güç odaklarının ve menfaat çetelerinin, hangi iç ve dış aktörlerin ve bağlantılarının olduğunun ortaya çıkması da belki ancak bu süreçte belirlenebilmiştir.

Bu ülkede yaşayan her bir ferdin, bu ülkenin ekmeğini yiyen, suyunu içen, alt yapısından yararlanan herkesin devletine ve milletine sahip çıkması, bunun için de eğer bir takım haklarını arıyorsa bile bunu demokratik yollardan, hukuk aracılığıyla temine çalışması gerekmektedir. Hiç kimsenin ne bu devletin imajını zedelemeye ne de devletin ve milletin malını tahrip etmeye hakkı yoktur, olamaz da. Hele hele malımızın, canımızın ve namusumuzun bekçisi olan, bu uğurda her türlü cefaya, yorgunluğa, uykusuzluğa hatta bombaya, kurşuna göğüs geren, askeriyle polisiyle emniyet güçlerimize hakaret etmeye, saldırmaya ve küfretmeye kimsenin hakkı yoktur, kimsenin haddi de değildir. Eğer bu emniyet kuvvetleri içerisinde; gerçekten masum olan ve hakkını kırıp dökmeden ifade etmeye, aramaya çalışan vatandaşlarımıza haksız yere, insana yakışmayan muameleleri uygulayanlar varsa, bunlar için de gerekli tedbirler alınmalı, vatandaşa hizmet etmekle görevli emniyet güçlerimiz bu tür çürük elmalardan ayıklanmalıdır. Ayrıca bu tarz davranan personelin ya da bu şekilde davranmaları için emir verenlerin de niyetlerinin sorgulanması gerekmektedir. Zira yaklaşık 50 yıldır yaşadıklarımız göstermiştir ki bu tür olaylarda provokasyonlar çoğu zaman tek taraflı olmamakta, bazı devlet görevlileri de bilerek ya da bilmeden birilerinin yanlış emellerine hizmet edebilmektedir.

Kısacası son zamanlarda yaşananlar herkesim için bir takım dersler alınmasını gerektiren bir süreç olarak yaşanmış, özellikle de devleti yönetenler açısından tam bir “bağışıklık dozu” olmuştur. Vücuda az ve başa çıkılabilir miktarda enjekte edilmiş olan gücü sınırlı zararlı organizmalar, doğal savunma mekanizmalarını harekete geçirerek gerekli reaksiyonların oluşmasını sağlamış ve bundan sonra saldırının kimlerce, nasıl, nerelerden, ne zaman tezgâhlanabileceği hakkında bir kurumsal hafıza oluştururken, bu tür hadiselerde bedenin topyekûn mücadele etmesi, her bir azasının buna destek olması gerektiği de bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Zaman, ülkemiz ve milletimiz için kirli ellerle yazılmış olan senaryoları ve rolleri protesto etmenin ve birbirimize sıkıca kenetlenerek bu oyunları el birliğiyle, yürek birliğiyle, tek ses, tek nefes olarak bozacağımızı dünyaya haykırmanın zamanıdır. Elbette bu hadiselerden çıkarılacak derslerin başında kimin dost, kimin düşman olduğunun yeniden masaya yatırılması, içerde ve dışarıda dost görünen ve hatta sistemden her türlü nemalanan bazılarının, “siz onlar gibi olmadıkça, onlar sizden razı olmazlar” haberi kutsisi mucibince kimlerle işbirliği yapıp, kimlere benzemeye çalıştıklarının yeniden değerlendirilmesi gelmektedir.

Zaman, “yola birlikte çıkılanların, hak yolunda dürüstçe yürüdükleri sürece, yolda bulunanlarla değiştirilmemesi” gerektiğini yeniden hatırlama zamanıdır. Zaman, “yola beraber çıkılıp birlikte aynı yolda yüründüğü farz edilenlerin bir kısmının da, bize ancak gidecekleri yere kadar eşlik ediyor olduğunun” fark edilmesi zamanıdır. Zaman Eba Müslim Horasani’nin “Onlar zararlarından emin oldukları için dostlarını uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşmanlar dost olmadı. Ama uzaklaştırılan dostlar düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince yıkılmaları mukadder oldu” sözünü yeniden hatırlama, bu anlamda asla yıkılmamak için gerekli tedbirleri alma zamanıdır.

Zaman, sadece siyaseten doğru olanı değil, ahlâken de en doğru olanı yapmanın, kanmışıyla, kandırılmışıyla, delisiyle, velisiyle, eksiğiyle, gediğiyle, bu milletin tüm evlâtlarını yeniden kucaklamanın, onları büyük ülkü ve idealler etrafında yeniden kenetlemenin, devletin şefkat ve merhametini ayırt etmeksizin tüm tebaasına göstermesinin, sevgi, barış, dostluk, anlayış, hoşgörü ve umut bayraklarını vatanın her yerinde yeniden dalgalandırarak dostları sevindirme, düşmanları kahretmenin zamanıdır.
 
Bu yazı toplam 51 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.