Hakkı Balcı

'YA BENİMSİN, YA TOPRAĞIN'

Hakkı Balcı

Arabesk dinlerim ama teslim olmam sözlerine… 
hüzün olsun ister ya bazen insan, o kadar işte…
nostalji desek uyar belki ama asla esaretine teslimiyet yok…
Çünkü sıfır etkisiz değil….
Yaşamın özüne bulaştırmadan birazcık biber acısı, biraz isot, birazda tarçınlı şeker…
İşin içinden çıkması zor gerçekten… 
Çünkü, Yağmurun ıslattığı yemyeşil bitkiler ve Kır Çiçekleri üstünde patinaj yapan modelli bir otomobil çaresizliği gibi arabesk şarkılar…

Mantığım ve direncim beni bu patinajdan kurtarıyor…
Çünkü direksiyon kabiliyetim aklıma odaklı…
Ayağımı gazdan çekip, yüksek vites ve ağır devirle çıkıyorum kır çiçeklerinin arasından…
Ama bocalatıyor azda olsa…
Bilmem ki, belkide kendimi kandırıyorum…
Dedim ya; sıfır etkisiz değil…

Toplumdaki genel kanulleniş ise; düşük vites dibine kadar gaz…
Çık çıkabilirsen boyunu aşmış ıslak kırçiçeklerinin arasından….
Hasılı; arabesk sadece bir müzik türü değil aslında daha çok fazlasıymış…
Ferdi Tayfur canının yangısından “ya benimsin ya kara toprağın” demiş… 
Öyle ya; sevdasını bile isteye gömer mi kara toprağa…
Peki biz ne yapmışız  sahip olma arzusunu meşrulaştıran bir zihniyetin kültürel ifadesi haline getirmişiz bu tür şarkıları…
Bazen bir hayat tarzı, bazen bir siyaset refleksi, bazen de ‘ben merkezli mülkiyet ahlakı” haline sokmuşuz….
Ve bugün ‘İnsanlar sevilmez, sahip olunur.’ İnancı Klikleşmiş benliğimizde…

Bir zamanlar kasetçalarlardan yükselen “Ya benimsin ya kara toprağın” cümlesi, sadece bir şarkı sözü olmakla kalmayıp ve  bugün toplumsal bir bakış açısına dönüştü sanki…
Bu bakış açısını fark etmeden hayatın içine yerleştirdik: ilişkilerde, siyasette, işte, dostlukta ama herşeyde bu şarkıdan biraz var…

Yani bugün mesele artık aşk değil…
Çoğu alanda “sahip olmak.” Refleksi

Siyasette; fikri, lideri, yalanı, dolanı ölümüne sahiplenme hastalığı

Siyasete baktığınızda bu zihniyet en acımasız haliyle  “ya bendensin” bile değil “Ya benimsin ya hain” refleksi ile karşımıza çıkar… 
Kimse kimseyi anlama derdinde değil kontrol etme derdinde…

Eleştiri bir düşünce değil, bir “ihanet işareti”ne dönüşmüş... 
Farklı fikirler ise birlikte yaşamanın zenginliği değil, “kaybedilmesi gereken bir alan” haline gelmiş durumda…

Oysa demokrasi, fikirlerin birbirine sahip olmaya çalıştığı değil, birbirini özgür bıraktığı bir sistemdir. Biz ise onu bir “taraftarlık mücadelesine” çevirdik…
Yani fikirler özgür değil, rehin.

İş Hayatında ise; başarıyı paylaşmak yerine sahiplenme yarışı başlamış durumda…

Rekabet, gelişim için değil, rakibi kontrol etmek için kullanılıyor… Birinin başarılı olması, yükselmesi diğerine ilham değil, tehdit olarak algılanıyor artık…

“Benim alanım”, “benim müşterim, pazar benim pazarım, en iyi ben bilirim, senin egomla yenerim, paramla boğarım, gibi yaklaşımlar da bu zihniyetin eseri değil mi?
Oysa sağlıklı rekabet, başkasının başarısını özgür bırakabilmektir. Biz ise başarıyı bile “tek elde tutulması gereken bir şey” gibi görüyoruz… Allemei cihanız sanki…

Dostluklar da bu zihniyetten payını alır.

Gerçek dostluk, karşı tarafı olduğu gibi bırakabilmektir. Ama biz çoğu zaman dostluğu bile bir “bağlılık sözleşmesi”ne çeviriveriyoruz. 
Merhum Bahaddin Paslı amcamın şu dörtlüğü bunun kanıtı değil mi?

Sevgiler ne hale geldi Ya Rabbi!
Bir anda nefrete dönüveriyor!
Dostluklar; sanki mum alevi gibi
Kelebek hapşırsa sönüveriyor…..

İhtiyaç anında var olan, ihtiyaç bitince yok olan ilişkiler…
Telefonun sadece iş düşünce çalması…
Ve en önemlisi: insanı özgür bırakmak yerine, onu “hep orada kalması gereken biri” gibi görmek.

Oysa dostluk, sahip olmak değil, kontrol etmek değil; yan yana yürümeyi seçmek değil mi?

Aile ilişkilerinde bu mesele daha da derin...

Çocukları birey olarak değil, sanki “şekillendirilmesi gereken proje” gibi görüyoruz... 
Eşler birer yol arkadaşı değil, “düzeltilmesi gereken alanlar” haline gelmiş…

Temel sorun; hep kontrol altında tutmak değil mi?

Sanırım sahiplenme duygusu ile sahibi olmayı karıştırıyoruz gibi…

Sosyal medya, bu zihniyetin en hızlı çalıştığı 
Dijital sahiplenme alanı haline geldi…
Bir tuşla silmek, engellemek, yok saymak…
“Benim gibi düşünmüyorsan yoksun” refleksi…
Oysa farklı düşünce, yok edilmesi gereken bir şey değil; özgür bırakılması gereken bir varlıktır… 
Her şey zıddıyla daim ve kaim değil mi?

Ticarette bile aynı bakış açısı hakim...

Güven yerine sözleşme, ilişki yerine garanti, iş birliği yerine risk analizi…

Herkes birbirini “kontrol edilmesi gereken taraf” olarak görür.

Oysa sağlıklı ekonomi, tarafların birbirini özgür bırakarak iş yapabilmesidir. Biz ise ticareti bile bir “sahip olma mücadelesi”ne dönüştürmüş durumdayız.

En büyük sorun ise tahammülsüzlük...

Artık kimse kimseyi olduğu gibi bırakmak istemiyor. Herkes karşısındakini değiştirmeye çalışıyor…

Fındık kabuğunu bile doldurmayacak meselelerde…

Sil.
Engelle.
Yok say.

Bu, modern çağın en sert gerçeğidir:
İnsanların birbirini özgür bırakmayı değil, ortadan kaldırmayı öğrendiği aşikârdır…

Hülasa;

Tüm bu alanların ortak noktası açıktır..

Siyasette fikirleri,
işte başarıyı,
dostlukta insanı,
ailede sevgiyi,
sosyal medyada kimliği
özgür bırakmak yerine sahip olmaya, kontrol etmeye, ayar vermeye çalışıyoruz….

Halbûki;

Sevgi sahip olmak değildir.
İlişki kontrol etmek değildir.
İnsan, tutulacak bir şey değildir.

“Ya benimsin ya kara toprağın” diyen bir dil, sadece aşkı değil; özgürlüğü de boğar.

Ve biz hâlâ en büyük yanılgının içinde yaşıyoruz…

Sevdiğimizi sandıklarımızı aslında özgür bırakmayı hiç öğrenmedik…

Yazarın Diğer Yazıları