Konya Şeker
Ahmet Turan
İki göz bir mabeyinli kerpiç evin kuzine (guzune) sobalı odasından bir resim paylaşılmış. Yer sofrasında tohumu ve nasıl yetiştiği belli olan domates, közlenmiş biber ve patlıcan, peynir, tereyağı, bal ve reçel olan kahvaltı sofrasının etrafında oturmuş aileyi görünce hepimizin keyfi yerine geliyor.
Can-ı gönülden söylemek gerekirse bu samimiyeti hem özlüyoruz, hem de gıpta ediyoruz.
Ama işin aslını söylemek gerekirse, millet olarak bu samimiyetten de hızla uzaklaşıyoruz.
Üretimi tüketime tercih edenlerimizin sayısı giderek artıyor.
Aileyi kaynaştıran, toplumu dizayn eden sofrayı tek kişilik ayaküstü beslenmeye tercih ediyoruz.
Böylece samimiyeti de ortadan kaldırıyoruz.
Tek kişilik hayatla birlikte ‘Vefasızlık’ başlıyor.
Vefasızlığı, nankörlük gibi insana zarar veren davranış biçimleriyle daha çok açmaya edebim müsaade etmiyor.
Hoşlanmadığımız bu davranış biçimleri toplumda çok yaygınlaştı.
Ancak, “Saldım Çayıra Mevla’m Kayıra” diyemeyiz.
Neden geldik buralara.
Ya da niye tazeledik eskileri.
Konya Pancar Ekicileri Kooperatifi’nin Çarşamba günü genel kurulu var.
Kooperatifin bu zamana kadar tarımsal üretim için yaptığı fabrikaları çiftçilerimize bir sofra adabı gibi birliktelik, bizlere de güvenli ve güvenilir gıda sundu.
Genel kurulda yeni yönetim oluşacak.
Şimdiden hayırlı olsun dileklerimizi iletelim.
Ama bugüne kadar hizmet edenlere vefasızlık olursa; durumun, sofra adabından tek kişilik ayakta beslenmeden bir farkı kalmaz.
Çünkü Recep Konuk başkanlığındaki yönetim bir fabrikaya 50’ye yakın fabrika ilave etti.
Bu fabrikalar öyle lafla kurulan değil, stratejik üretim yapan sanayi kuruluşları.
Vefa göstermek fabrika sayısını çoğaltmak, çiftçiyi toprağından uzaklaştırmamak olacaktır.
Unutmayalım birlikten kuvvet doğar.
Konya’nın ve tarımın buna ihtiyacı var.
Kıymetli okurumuz Berkan abi bir hikaye göndermiş. Tam da bugünkü köşemize uygun.
Annesi ve babası, her yıl oğullarını, yazın büyükannesinin yanına gönderirken trende ona eşlik edip bir sonraki gün aynı trenle eve dönerlerdi. Biraz büyüdüğünde çocuk anne ve babasına dedi ki:
-Artık büyüdüm, bu yıl büyükannemin yanına tek başıma gitmeyi denesem, ne dersiniz?
Kısa bir tartışmadan sonra anne ve babası bu konuda fikir birliğine vardılar. İstasyon platformunda ona el sallayıp uğurlarken ve vagonun penceresinden son tembihlerini yaparken çocuk aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.
-Evet, biliyorum, biliyorum, yüzlerce kez söylediniz...!
Tren kalkmak üzereydi ki babası:
-Oğlum olur ya; kendini rahatsız ve yalnız hissedersen ya da korkarsan bu senin için.! dedi ve oğlunun cebine bir şey koydu.
Ve çocuk artık tek başınaydı, etrafında yabancı insanlar birbirleriyle itişip kakışıyor, gülüyor, kompartımana girip çıkıyorlardı.
Kondüktör çocuğun biletine bakarken, yalnız yolculuk yaptığına dair bir yorum yaptı, birisi ona acır gibi baktı. Onu işaret edip fısıldayanlar oldu. Çocuk birden, kendini çok huzursuz hissetti ve rahatsızlığı her bakışla daha da arttı.
Başını önüne eğdi, koltuğun köşesinde adeta büzüştü ve gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. İşte o anda babasının cebine bir şey koyduğunu hatırladı. Titreyen elleriyle, el yordamıyla o küçük kâğıt parçasını buldu ve açtı. Kağıtta şunlar yazılıydı:
-Oğlum, biz son vagondayız.
Onlara güvendiğimizi göstermeliyiz ama, onlar hayatı göğüsleyene kadar da son vagonda olmalıyız.