ALLAH RIZASI İÇİN YAPILAN İŞ
Mehmet Bina
Mekke-i Mükerreme'de paramı kaybetmiştim. Para bekliyordum, lâkin henüz gelmemişti. Malum, haccın bir rüknü olarak belli bir vakitte saçını sakalını kısaltman icap eder. Bir berbere girdim. Bir müşterisini tıraş
ediyordu. Utana-sıkıla "affedersiniz; param yok, Allah rızası için saçımı-sakalımı düzeltebilir misin" diye
sordum. Berber beni bir an süzdü, sonra tıraş ettiği adamın yanındaki boş koltuğu gösterip, "buyurun, oraya oturun" dedi. Tıraş ettiği adama "müsaadenizle sizi bekleteceğim biraz; sizi ücreti mukabilinde
tıraş ediyorum, lâkin bu adamcağız Allah rızası için istedi; bekletmemem lazım" dedi ve benim de
müşterinin de itiraz etmesine fırsat bırakmadan beni tıraş etmeye başladı. Tıraştan sonra, üstümü fırçalarken cebime de biraz para sokuşturdu. Ben "ama..." diye itiraz ederken tebessümle "acil ihtiyaçlarını karşılarsın, imkânım bu kadar kusuruma bakma"* diye fısıldadı. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Doğruca ona gidip, içine düştüğüm durumun aslını anlattım ve bin bir teşekkürle yüklü miktarda para uzattım. Gülümseyerek elimi tuttu, kibarca itti, "alamam “dedi. "Allah için olan işin bedelini kullar ödeyemez, var git sen de başkalarına Allah için iyilik yap, Allah selamet versin."Helalleşip herhangi bir ödeme yapamadan oradan ayrıldım. Ama tam kırk senedir onun için dua ediyorum. Onun için dua etmeye doyamıyorum. Geceleri uyandığımda bile onun için dua ediyorum. Allah cc cümlemize iyi kullarından olmayı nasip etsin ve dahi iyi kullarıyla karşılaştırsın.. Âmin,
İMAM-I AZAM’IN HELAL RIZIK İÇİN HASSASİYETİ
Bir Müslüman, İslamiyet’i söz ile temsil ettiği gibi hâl dili ile de temsil etmeli. Müslümanlığı hâl ile yaşamalı. Şüphesiz ki bunun önemli alâmetlerinden birisi de helâl kazanç. İşte Ebû Hanife Hazretleri’nin hikâyesi, Müslüman’ın, hayatında helâl kazanca ne kadar önem vermesi gerektiğini anlatan bir ibret tablosu…
Ebû Hanîfe Hazretleri, ticaretle geçinen hayli servet sahibi zengin bir kimseydi. Ancak ilimle meşgul olduğundan ticari işlerini vekili vasıtasıyla yürütür, kendisi de yapılan ticaretin helâl dairesi içinde olup olmadığını kontrol ederdi. Bu hususta o derece hassastı ki bir defasında ortağı Hafs bin Abdurrahman’ı kumaş satmaya göndermiş ve ona:
“–Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!” demişti.
Hafs da, malı İmâm-ı Azam’ın belirttiği fiyata satmış, ancak ondaki özrü müşteriye söylemeyi unutmuştu. Durumu öğrenen Ebû Hanîfe Hazretleri, Hafs bin Abdurrahmân’a:
“–Kumaşı alan müşteriyi tanıyor musun?” diye sordu.
Hafs’ın, müşteriyi tanımadığını belirtmesi üzerine İmâm-ı Azam, helâl kazancının lekeleneceği endişesiyle, satılan maldan elde edilen kazancın tamamını sadaka olarak dağıttı. İşte onun bu takvası, maddî-manevi ticaretine ziyadesiyle bereket oldu.
İMAM-I AZAM’IN BABASI ve ELMA
Mezhep imamımız îmam-ı A’zam Hazretlerinin babası Numan bin sabit Hazretleri gençliğinde bir gün ark kenarında abdest alıyordu. Tam abdest almaya başlayacağı zaman ark sularına kapılıp gelen bir elma gördü. Elmayı nereden geldiğini ve haram veya helal olup olmadığını düşünmeden bir defa ısırdı. Hikmeti ilahi o ana kadar elmanın ne olduğunu düşünmeyen Numan bin sabit Hazretleri, hemen hata ettiğini ve mutlaka elmanın sahibini bulup helal ettirmesini lazım geldiğini düşündü. Abdestini alıp namazını eda ettikten sonra suyun- geldiği tarafa doğru gitmeye başladı. Elma elinde olduğu halde araya araya elmanın düştüğü bahçeyi ve sahibini buldu.
Bahçenin sahibine meseleyi anlatıp elmayı, yanlışlıkla ısırdığını ve hakkını helal etmesini istedi, İmam-ı Azam hazretlerinin babasının bu hareketi, elma sahibinin dikkatini çekmişti; Hakkını helal edemeyeceğini, hakkını helal etmesi için bazı şartları olduğunu söyledi. Numan bin sabit Hazretleri ne isterse yapacağını, yeter ki hakkını helal etmesini isteyip şartının ne olduğunu sordu. Elma sahibi de, hakkını helal etmesi için iki sene bahçesinde çalışması lazım geldiğine ve kendisine iki yıl hizmet etmesinin şart olduğunu söyleyince, Numan bin sabit Hazretleri çaresiz kalmıştı; ahirette ceza çekmektense bu dünyada bir şahsa iki sene hizmet etmek daha iyidir diye düşündü ve şartlarını kabul ettiğini söyledi.
Numan bin Sabit Hazretleri, bir elmayı yanlışlıkla ısırdığı için elmanın sahibine iki sene hizmet etmiş ve adamın işinde canla-başla çalışmıştı, iki sene dolduktan sonra adama; zamanın dolduğunu ve artık hakkını helal etmesini istediğini söyleyinceadam, «yine helal etmiyorum, benim bir kızım var onunla evlenirsen ancak o zaman helal ederim» dedi.
Numan bin sabit Hazretleri,
«Olur» dedi. Adam yalnız kızının kusurlu olduğunu, elinin çolak, gözünün kör, ayağının topal, başının kel, kulağının sağır ve ahlas olduğunu söyleyip, iyi düşünmesini ve sonra pişman olmamasını söyledi. Numan bin Sabit Hazretleri yine düşündü taşındı «ahirette ceza çekmekten iyidir» deyip kızla evlenmeyi de kabul etti…
Adam Numan bin sabit Hazretlerine vermek için kızının büyümesini beklemişti… Düğün yapıldı, nikâh kıyıldı, zifaf gecesi Numan bin sabit Hazretlerine gelinin olduğu odayı gösterdiler. Numan bin Sabit Hazretleri içeriye girip içer de kendisine söylenen evsafta bir kızın bulunmadığını görünce bir yanlışlık olduğunu zannederek hemen dışarı fırladı ve durumu oradakilere anlattı. Çünkü içer de kayın pederin söylediğinin aksine her azası yerinde genç ve güzel bir kız kendisini karşılamıştı.
Kayın pederi bir yanlışlık olmadığını söyleyerek meseleyi şöyle anlattı:
«Benim kızım kördür, daha harama bakmamıştır. Sağırdır haram dinlememiştir. Topaldır gayri meşru yolda yürümemiştir. v.s.» diye sayıp, «senin hanımın o içer de bekleyendir Allah mesut etsin» dedi.
Daha sonra seneler geçip bu evlilikten İmam-ı A’zam dünyaya geldi. Annesi İmam-ı A’zam’ı hocaya okuması için teslim etmişti, İmam-ı A’zam unvanına kavuşan o zaman henüz üç yaşında bulunan Sabit üç günde Kur’an-ı Kerim’i hatmettiği zaman annesi:
«Ah oğlum baban o elmayı ısırmasa idi sen bir günde hatmedecektin» buyurdu.(alıntı)