Mehmet Bina

HOCANIN TALEBESİNE YARDIM VE HİMMETİ!

Mehmet Bina

Bu hususta Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin şu kıssası çok ibretlidir:
Nakledildiğine göre, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin bir talebesi, günün birinde, kendi şahsiyetini lekeleyecek kötü bir durumda yakalanmıştı. Bundan son derece mah¬cub olan talebe, oradan ayrıldı ve bir daha da dergâha gelmedi. Aradan bir müddet geçtikten sonra, utancından yüreği târumâr olmuş bu talebe, sohbet arkadaşlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözüne ilişiverdi. Talebe, hocasını fark edip, utancı sebebiyle oradan hızla uzaklaştı. Durumu sezen Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, yanındakilere dönerek:
“–Siz gidin, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!” deyip, talebesinin peşine düştü. Bir ara geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini takip etmekte olduğunu görünce, daha da heyecanlandı ve adımlarını sıklaştırdı. Gide gide bir çıkmaz sokağa girdi. Mahcûbiyetin verdiği telâşla, gayr-i ihtiyârî, başını duvara çarptı. Hocasını karşısında gördüğünde ise renkten renge girdi ve başını önüne eğdi.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:
“–Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun! Bir hocanın talebesine yardım ve himmeti, asıl böyle zor günlerinde olur.” dedi ve onu şefkatle bağrına basıp dergâha götürdü. Hocasının ayaklarına kapanan talebe, yaptığı mâsiyetlere pişman olup tevbe etti…
Velhâsıl bir sohbetçi, sohbet kardeşlerini yakından tâkip edip hâllerine vâkıf olmalıdır. Şâyet hatâ veya günahlarının utancı altında ezilerek kendisini o meclise lâyık görmeyen ve bu sebeple sohbet halkasından uzaklaşanlar varsa, bu hâlin nefs ve şeytanın bir tuzağı olduğunu, asıl böyle durumlarda sohbetin gönül feyzine muhtaç olduklarını hatırlatmalıdır.
Velhâsıl, Allâh’a muhabbetin ölçüsü, Allah yolunda fedâkârlıktır. Kuru sözler hiçbir şey ifâde etmez. Mevlânâ Hazretleri; “Sözün maskarası olma!” der. Muhabbet iddiâsı da fedâkârlıkla ispatlanmaya muhtaçtır.
Yine Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:
“Bir kimse alacağı mahsûlün miktarını bilirse, saçtığı tohumlar için gösterdiği fedâkârlık gözünde büyümez.”
Dolayısıyla bir sohbetçinin, mes’ûl olduğu kardeşlerinin irşâdı yolunda göstereceği fedâkârâne gayretler, onun îmandaki ihlâsının ve Hakk’a muhabbetinin en bâriz alâmetlerindendir.
“BEN O TOPRAĞI KİLİSEYE DEĞİL, ÜMMETİME HEDİYE OLARAK GÖNDERDİM”. 
Ayasofya bazı kaynaklara göre 360 tarihinde yapıldı. Daha sonra birçok defalar deprem ve yangınlarda yıkıldı. 532 senesinde çıkan büyük bir yangında yanmıştı. İmparator Justinyanus tarafından inşasına yeniden başlanmış, kubbesi hariç 537/538 de tamamlanmıştır.
Ayasofya’nın açılışında imparator mağrur bir halde “Ey Süleyman, seni yendim, bu halinle mescidi Aksa’yı bile geçtin” diyerek ihtişamı ile gururlanmıştı. Binanın kubbesi bir türlü inşa edilemiyordu. Kubbe yapılıyor, bir müddet sonra tekrar çöküyordu. İmparatorun mağrurane bu sözünden sonra Ayasofya’nın kubbesi bir türlü tutmamış ve her seferinde çökmüştür.
Aradan yıllar geçiyor, ustabaşı bir gün krala “Diyarı Arap’ta bir peygamber zuhur etti, O’nun duasını alırsak belki kubbe tutar” dedi. Kral da peygamberimize elçi gönderdi. O da küçük bir toprak parçasını kubbenin harcına katmak üzere verdi. Bu kubbe kıyamete kadar çökmeyecektir. Elçiler çok sevindiler. Bundan sonra kubbe yapıldı. (Burada çalışan ustabaşı ise Hızır (a.s.) idi. Ve şöyle demişti: “Ben ileride İslam’a hizmet edecek diye böyle bir tavsiyede bulundum”)Ashabı Kiram ise çok üzüldüler. Bunu gören peygamberimiz (s.a.v.) “Ben o toprağı kiliseye değil, ümmetime hediye olarak gönderdim” buyurdular. Ve meşhur hadisi şerifi okudular. (Belgelerle Fatih Sultan Mehmet Han, sayfa 116–117)

Yazarın Diğer Yazıları