HZ.VAHŞİ İLE HZ.HAMZA CENNETTE KOLKOLA.
Mehmet Bina
Hicretin üçüncü yılında 3000 kişilik müşrik ordusu ile 1000 kişilik İslâm ordusu Medine’ye 5 kilometrelik mesafedeki Uhud Dağı yamaçlarında karşı karşıya geldiler. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v) şehre kapanmak ve savunma savaşı yapmaktan yanaydı. Ancak yapılan istişareler sonucunda genç komutanlar, düşmanla şehrin dışında muharebe edilmesinde ısrar ettiler.
Hz. Peygamber genç Müslümanları kırmadı, Mekkeli müşriklerin ordusunu Uhud Dağı eteklerinde 1000 kişilik ordusuyla beklemeye başladı. Müthiş bir savaş oldu. İslâm ordusu başlangıçta üstünlük sağladı. Sonrasında Hz. Peygamberin; “Yerlerinizi asla terk etmeyiniz” diye tembihte bulunduğu 50 okçunun, “Nasılsa savaşı kazandık biz de ganimetten payımızı düşeni alalım!” düşüncesiyle yerlerini terk etmeleri, savaşın Müslümanların aleyhine dönmesine sebep oldu. Savaşın sonunda, müşrik ordusu geri çekilerek Medine’yi terk etti.
Bu savaş, Hz. Peygamber Efendimizin kuşkusuz çok büyük yara aldığı ve çok üzüldüğü bir muharebe olarak sonuçlandı. Hz. Peygamber (a.s) yaralanmış, 70 sahabe ile birlikte Hz. Hamza da (r.a) bu harpte şehit düşmüştü. Hz. Hamza’yı (ö.625) Vahşi isimli Habeşli bir köle şehit etti. Vahşi, Hz. Hamza’nın Bedir Savaşında öldürdüğü Tuayme’nin kardeşinin oğlu olan Cubeyr b. Mutim’in kölesi idi. Cubeyr ona; “Hamza’yı öldürürsen seni azat ederim ve tahmin edemeyeceğin büyük bir servet veririm” vaadinde bulunmuştu. Daha o zamanlar Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan’ın (560-650) hanımı Hind de babasının ve amcasının intikamı için Vahşi’ye büyük mükâfat vâd etmişti. Mızrak atmada son derece mahir olan bu köle, savaş boyunca sinsice Hz. Hamza’yı takip etti ve karşısına çıkma cesareti gösteremeden kalleşçe sırtından mızrakla vurdu. “Allah’ın Arslanı” lakaplı Hz. Hamza Uhud günü şahadet şerbetini içti. Vahşi bununla da yetinmeyerek Hz. Hamza’nın bedenini parçaladı, ciğerlerini çıkartarak ödül almak gayesi ile efendisine götürdü. Hind isimli kadın, Vahşi’den, Hz. Hamza’nın öldürüldüğü haberini alınca üzerindeki bütün ziynet eşyalarını çıkarıp Vahşi’ye verdi ve Hz. Hamza’nın ciğerlerini dişledi.
Savaş bitmiş, herkes evine dönüyordu. Medine’de yetmiş evde feryatlar yükseliyor, yas tutuluyordu. Hz. Peygamber (a.s), amcası Hz. Hamza’nın evine derin bir teessürle girerken gözyaşlarını tutamadı. “Her şehidin ağlayanı var ama benim amcamın ağlayanı yok!” dedi ve gözyaşlarına boğuldu. Onun mahzunluğu, ağlaması ve bu sözleri Medine’de yankı buldu, yüzlerce kişi Hz. Hamza’nın evine koştu, Efendimizin acısını paylaştı.
Vahşi hedefine ulaşmıştı. Kölelikten kurtuldu, büyük bir servetle Mekke’ye geri döndü.
Altı yıl sonra…
Mekke Müslümanlar tarafından fethedildi, Vahşi Taif’e kaçtı, Taif halkı İslâm’a girmeye başlayınca çöllere kaçtı… Adım adım İslâm onu takip ediyordu sanki… Pişmandı… Hz. Peygamber (a.s) kan davası güder, bu işin peşini bırakmaz diye düşünüyor ve korkuyordu…
Ve bir gün…
Allah Resûlü’nün (a.s) kendisini İslâm’a davet ettiğine dair bir haber geldi Vahşi’ye… Şaşkındı!.. Nasıl olurdu bu? Hz. Peygamberin amcasını öldürmüş bir katil olarak nasıl Müslüman olacaktı? Hz. Peygamber gerçekten affedecek miydi kendisini? O affetse, Allah bağışlayacak mıydı günahlarını? Kurtuluş ve cennet umudu var mıydı onun için!..
Allah Resûlüne haber gönderdi:
Kendisi için af var mıydı? Umut var mıydı? Cennet var mıydı?
Âyet nâzil oldu:
“Ancak tövbe edip ve Salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Furkan, 25/70)
Hz. Peygamber (a.s) bu ayeti Vahşi’ye gönderdi bir haberci ile… Vahşi;
“Burada iman etme, Salih amel işleme gibi şartlar var... Belki ben bunlara güç yetiremem!” diye cevapladı… İnen bu ayet onu tam tatmin etmemişti. Bir takım şartlar vardı zira…