Namazın Farz Kılınışı
Mehmet Bina
*Miraç Kandili'nin 6 Şubat'ta (dün gece) ve "Ramazanın müjdecisi" Berat Kandili'nin 24 Şubat'ta idrak edeceğimiz şu günlerde Müslümanlar olarak birlik ve beraberliğe daha çok ihtiyacımız vardır.
* Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz, genel anlamda namaz vardı.
Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi'rac (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik'ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:
"Hz. Peygamber (s.a v)'e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi:
"Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır." (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, İman, 263).
*.Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Peygamberimiz (sav) Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı nakledilir.
*.Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde; "namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur.
"Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin." (Bakara, 2/238).
"Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmiş olarak farz kılınmıştır." (Nisa, 4/103).
* Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadisi şerif beş vakit farz namaza delildir:
"Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir." Bedevî;
"Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca, Allah'ın Resulu (asm) şöyle cevap vermiştir:
"Hayır, kendiliğinden nafile olarak kılarsan bu müstesnadır." Bunun üzerine bedevî:
"Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu:
"Eğer doğru söylüyorsa bu adam kurtulmuştur." (Buhârî, İmân, 34, Şehâdât, 26)
* İslam ve İhsan
Beş Vakit Namaz Nasıl Farz Kılındı?
5 vakit namaz ile nasıl emrolunduk?" sorularını cevaplıyor...
Enes bin Mâik (radıyallâhu anh) şöyle buyurur:
Ebû Zer (radıyallâhu anh), Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in (İsrâ ve Miʻrâc hâdisesini) şu şekilde haber verdiklerini söylerdi:
“Ben, Mekke’de iken evimin tavanı (ansızın) yarıldı. Cibrîl (aleyhi’s-selâm) indi. Göğsümü yardıktan sonra (içini) Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân ile lebâleb dolu altın bir liğen getirip içindekini göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapayıp üzerini mühürledi. Sonra elimden tutup beni semâya doğru çıkardı. Semâ-i dünyâya (yâni yere en yakın semâya) vardığımda Cibrîl aleyhi’s-selâm o semânın hâzinine (bekçisine):
«‒Aç!» dedi.
«‒Kimdir o?»
«‒Cibrîl.»
«‒Berâberinde kimse var mı?»
«‒Evet, beraberimde Muhammed (s.a.v) vardır.»
«‒Ona (gelsin diye) haber gönderildi mi?»
«‒Evet, dedi. Kapı açılınca dünyâ semânın üstüne çıktık. Bir de ne göreyim, bir kimse oturmuş, sağ tarafında bir takım karaltılar, sol tarafında da diğer karaltılar var; sağ tarafına baktığında gülüyor, sol tarafına baktığında ağlıyor. O zât bana:
«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber ve sâlih evlâd!» dedi. Cibrîl (a.s)’a:
«‒Bu kim?» diye sordum.
«‒Âdem (aleyhi’s-selâm)’dır. Sağında ve solunda olan bu karaltılar da evlâdının ruhlarıdır. Sağında olanlar ehl-i Cennet, solundakiler de ehl-i nârdır. Sağına bakınca güler, soluna bakınca da ağlar.» dedi.
Derken Cebrâîl (a.s) beni ikinci semâya doğru çıkardı. İkinci kat semânın hâzinine:
«‒Aç!» dedi. Bu semânın hâzini de evvelkinin söylediklerini söyledikten sonra kapıyı açtı.”
Enes (r.a) der ki: Ebû Zer (r.a), Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in semâlarda Âdem, İdris, Mûsâ, İsâ, İbrâhîm (aleyhimü’s-selâm) hazârâtını gördüklerini söylediyse de her birinin hangi katta olduğunu ayrı ayrı söylemeyip yalnızca Âdem (a.s)’ı dünyâ semâda, İbrâhîm (a.s)’ı da altınca semâda görmüş olduklarını haber verdi.
Yine Enes (r.a) der ki:
“Cibrîl (a.s), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’le birlikte İdrîs (a.s)’a uğradıklarında, İdrîs (a.s):
«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih peygamber! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih kardeş!» demiş.”
Nebî (s.a.v) sözlerine şöyle devam etmişler:
“«‒Bu kim?» diye sordum. Cibrîl (a.s):
«‒Bu, İdrîs’tir.» dedi. Sonra Mûsâ’ya uğradım. O da:
«‒Hoş geldin, safâ geldin ey Nebiyy-i sâlih! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih kardeş!» dedi.
«‒Bu kim?» diye sordum. Cibrîl (a.s):
«‒Bu Mûsâ’dır» dedi. Sonra İsâ’ya uğradım. O da:
«‒Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih kardeş! Hoş geldin, safâ geldin ey Nebiyy-i sâlih!» dedi.
«‒Bu kim?» dedim. Cibrîl (a.s):
«‒Bu, İsâ’dır.» dedi. Sonra İbrâhim (a.s)’a uğradım.
«‒Hoş geldin, safâ geldin ey Nebiyy-i sâlih! Hoş geldin, safâ geldin ey sâlih evlâdım!» dedi.
«‒Bu kim?» dedim. Cibrîl (a.s):
«‒Bu, İbrâhim (a.s)’dır.» dedi.”
(Muhammed bin Şihâb-ı Zürhî’nin İbn-i Hazm tarîkından rivâyetine nazaran) İbn-i Abbâs ile Ebû Habbe el-Ensârî (r.a), Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in:
“Sonra (Cibrîl aleyhi’s-selâm) beni yukarıya götüre götüre nihâyet (kazâ ve takdiri yazan) kalemlerin cızırtılarını duyacak yüksek bir yere çıktım.” buyurduklarını söylerlerdi.
Yine İbn-i Hazm ile Enes bin Mâlik (r.a) şöyle demişlerdir:
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
“O zaman Allah Teâlâ, ümmetime elli namaz farz kıldı. Bu farzları yüklenerek döndüm. Derken Hz. Mûsâ’ya rast geldim. Mûsâ (a.s):
«‒Allah (tebâreke ve tekaddes hazretleri) ümmetine neyi farz kıldı? diye sordu.
«‒Elli namaz farz kıldı» dedim.
«‒Rabb’ına dön, çünkü senin ümmetin buna tâkat getiremez!» dedi.
Mürâcaat ettim. Allah Teâlâ bir kısmını indirdi. Ben yine Hz. Mûsâ’nın yanına dönüp:
«‒Bir kısmını indirdi» dedim. O yine:
«‒Rabb’ına mürâcaat et, çünkü senin ümmetin tâkat getiremez» dedi.
Bir daha mürâcaat ettim. Cenâb-ı Hak bir kısmını daha indirdi. Hz. Mûsâ’nın yanına yine döndüm. O yine:
«‒Rabb’ına dön. Zîrâ ümmetin buna tâkat getiremez» dedi. Bunun üzerine tekrar Allah Teâlâ’ya mürâcaat ettim. Cenâb-ı Hak:
«‒Onlar beştir ve yine onlar ellidir. Benim nezdimde hüküm değiştirilmez!» buyurdu.
Hz. Mûsâ’nın yanına döndüm. O yine:
«‒Rabb’’ına mürâcaat et!» dedi. Ben de:
«‒Rabb’ımdan utanır oldum!» dedim.
Sonra Cibril (a.s) beni tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya varıncaya kadar götürdü. Sidre’yi öyle acâyib renkler kaplamıştı ki, onlar nedir bilemem.
Sonra beni Cennet’e götürdüler ki içinde birçok inci gerdanlıklar (veya inciden kubbeler) vardı, toprağı da misk idi.” (Buhârî, Salât, 1)