REHBER BİLGİLERİ
Mehmet Bina
PEYGAMBERİMİZ (SA) BİZİ AZALARIMIZDAKİ NURDAN TANIYACAK.
Bir gün adamın biri devesini kaybetmiş. Pazarda gezerken ilk görüşte devesini tanımış. Gitmiş adamın yanına. Demiş ki: “Efendi bu deve benimdir.” Öteki de “Hayır benimdir.”. Benimdi senindi derken diğeri karışmış lafa. “Kadıya gidin anlatın diye.”. Varmışlar kadının karşısına. Kadı sormuş: “Deve kimindir? “. İkisi de aynı anda “Benimdir.” demiş. Kadı da “Var mı buna bir deliliniz?” demiş. Pazardaki adam susmuş. Diğer adam da “Vardır efendim.” demiş. “Bu deveyi keselim, ciğeri delikse ben arkadaşa bir deve alayım, değilse o alsın.” demiş. Diğer adam da içinden devenin kalbinin delik olduğunu nereden bilecek diye düşünerek hemen kabul etmiş. Kesmişler deveyi gerçekten çiğeri delik. Kadı ile adam şaşırmış ve “Nerden bildin devenin ciğerinin delik olduğunu?” demişler. Adam da “Bu deve yeni doğurmuştu, bizim köyde bir köprü vardır. Yavrusu köprüden aşağı düşüverdi. Deve de bir feryad-ı gifan, ben de bu kadar acıya devenin ciğeri dayanamamıştır, delinmiştir diye düşündüm.” demiş.
Evet, gelelim asıl meseleye, Efendimiz (sav) bir gün sahabelerine “Kardeşlerimi görmeyi ne kadar isterdim.” demiş. Sahabeler de “Efendimiz biz senin kardeşlerin değil miyiz?” demişler. O da “Hayır, siz benin ashabımsınız. Kardeşlerim beni görmeden sevecekler, beni görmeden iman edecekler” demiş. Onlar da ” Ya Rasuallah, kardeşlerinizi nasıl tanıyacaksınız?” diye sormuşlar. “Onları abdest azalarında ki nurdan tanıyacağım” demiş Efendimiz(sav). Nur olurmuş abdest suyu değen azalar.
Yani sahibi deveyi nasıl delik ciğerinden tanıdıysa Efendimiz(sav) de bizi azalarımızdaki nurdan tanıyacaktır. Aşıkların ciğerleri de deliktir, maşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır..
NÜBÜVVET AĞACININ MEYVESİNİN
Bir gün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ile Hazret-i Ali kerremallahu vecheh arasında şöyle bir konuşma geçmiş :
Yâ Ali! Beni sever misin? Elbette severim yâ Resûlallah.
Yâ Ali, Allah'ı sever misin? Allah'ı da severim yâ Resûlallah.
Peki ya ananı, babanı? Onları da severim yâ Resûlallah.
Peki ya hanımını? Onu da severim.
Peki ya çocukların Hasan ile Hüseyn'i? Yâ Resûlallah, siz de bilirsiniz ki onları da çok severim.
Peki, bu kadar muhabbeti bir kalbe nasıl sığdırdın? İmâm Ali şaşırmış ve bu soruya cevap verememiş. Sorunun cevabını düşünerek dalgın dalgın evine gitmiş. Cenâb-ı Fâtımatü'z-Zehrâ O'nu böyle dalgın ve düşünceli görünce sormuş :
Ne düşünüyorsun böyle? Baban bir soru sordu, cevap veremedim, onu düşünüyorum.
Neydi o soru? İmâm Ali, Resûlullah ile aralarında geçen konuşmayı anlatınca Hazret-i Fâtıma buyurmuşlar ki :
Ben sana o sorunun cevâbını hemen vereyim. Allah'ı imanımdan, Peygamber'i Allah'dan, ana-babamı hürmetimden, çocuklarımı şefkatimden, hanımımı da şehvetimden dolayı severim. Git aynen bu şekilde cevap ver. İmâm Ali, Resûl-i Ekrem Efendimize giderek bu cevâbı sanki kendisi düşünerek bulmuş gibi söyleyince, Resûlullah gülümseyerek buyurmuşlar ki :
Senin bu cevâbından, nübüvvet ağacının meyvesinin kokusu geliyor.