REHBER BİLGİLERİ
Mehmet Bina
ANAHTAR, DİŞLERİ OLMADAN AÇAMAZ
Bir gün Bayezid-i Bistamî k.s. Hazretleri’ne, ‘Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek) cennetin anahtarıdır.’ anlamına gelen hadis-i şerif hakkında ne dersiniz, diye sordular. Bayezid-i Bistamî k.s. şu açıklamayı yaptı:
Hadis sahihtir.
Ancak anahtar, dişleri olmadan açamaz. Cennetin anahtarı olan “Lâ ilâhe illallah” sözünün dişleri ise dört şeydir:
1. Yalan söylemeyen ve gıybet etmeyen bir dil,
2. Aldatmayan ve hıyanet etmeyen bir kalp,
3. Şüpheli ve haram şeyleri yemeyen bir mide,
4. Bid’at ve nefsin istek ve arzularının karışmadığı Salih amel.
“BEN O TOPRAĞI KİLİSEYE DEĞİL, ÜMMETİME HEDİYE OLARAK GÖNDERDİM”. bazı kaynaklara göre 360 tarihinde yapıldı. Daha sonra birçok defalar deprem ve yangınlarda yıkıldı. 532 senesinde çıkan büyük bir yangında yanmıştı. İmparator Justinyanus tarafından inşasına yeniden başlanmış, kubbesi hariç 537/538 de tamamlanmıştır.
Ayasofya’nın açılışında imparator mağrur bir halde “Ey Süleyman, seni yendim, bu halinle mescidi Aksa’yı bile geçtin” diyerek ihtişamı ile gururlanmıştı. Binanın kubbesi bir türlü inşa edilemiyordu. Kubbe yapılıyor, bir müddet sonra tekrar çöküyordu. İmparatorun mağrurane bu sözünden sonra Ayasofya’nın kubbesi bir türlü tutmamış ve her seferinde çökmüştür.
Aradan yıllar geçiyor, ustabaşı bir gün krala “Diyarı Arap’ta bir peygamber zuhur etti, O’nun duasını alırsak belki kubbe tutar” dedi. Kral da peygamberimize elçi gönderdi. O da küçük bir toprak parçasını kubbenin harcına katmak üzere verdi. Bu kubbe kıyamete kadar çökmeyecektir. Elçiler çok sevindiler. Bundan sonra kubbe yapıldı.
(Burada çalışan ustabaşı ise Hızır (a.s.) idi. Ve şöyle demişti: “Ben ileride İslam’a hizmet edecek diye böyle bir tavsiyede bulundum”)
Ashabı Kiram ise çok üzüldüler. Bunu gören peygamberimiz (s.a.v.) “Ben o toprağı kiliseye değil, ümmetime hediye olarak gönderdim” buyurdular. Ve meşhur hadisi şerifi okudular.
(Belgelerle Fatih Sultan Mehmet Han, sayfa 116–117)
HELAL OLAN HELAL YİYENE GELİR
Ebû Saîd Mîhenî’nin büyüklüğünü inkâr edenlerden biri, Ebû Saîd’in; “Âlemde hiç kimse helâl lokma bulamayıp haram yese, biz haram yemeyiz.” sözünü duymuştu. Kendisini imtihan etmek istedi.
Helâl para ile bir oğlak satın aldı. Haram para ile de, birincisine çok benzeyen başka bir oğlak aldı. Bunları kızarttırıp, hizmetçisi ile Ebû Saîd’e gönderdi. Kendisi de önden gidip, onların bulunduğu yerde oturdu. Hizmetçi kızarmış oğlakları getirirken karşısına iki sarhoş çıkıp, haram para ile alınan oğlağın bulunduğu tepsiyi alıp yediler. Hizmetçi, elinde kalan ve helâl lokma ile alınmış olan oğlağı, Ebû Saîd’in önüne koydu. Oğlakları gönderen kimse durumu öğrenip anlayınca, sarhoşlara çok kızdı. Fakat bu hâlini açıktan belli etmedi. Sonra Ebû Saîd dönerek;
“Kendini boşuna üzme! Haram olan köpeklere gider, helâl olan da helâl yiyenlere gelir.” buyurdu. O kimse çok mahcup olup hâline tövbe etti ve bu hâdiseden sonra bir daha aleyhinde bulunmadı.