REHBER BİLGİLERİ
Mehmet Bina
Eğri Odun Giremez
Yunus, Tapduk Emre’ye geldi. Hacı Bektaş’ın selâmını söyledi, olup biteni anlattı. Tapduk Emre ‘’Safa geldin, halin bize bildirilmiştir. Hizmet et, emek yetir, nasibini al” dedi. Yunus dedi ki: “Ne hizmet var ise yapalım!” Tabduk’un tekkesinin ardında dağ vardı. Tapduk, Yunus’u dağdan odun getirme hizmetine koştu. Yunus her gün dağdan odun getirir oldu. Odunu sırtına vurup getirirdi. Ama yaşını ve eğrisini kesmezdi. “Erenler meydanına eğri yakışmaz” derdi. Tam kırk yıl bu hizmeti gördü. Odunu sırtına vurup getirirdi. Bir defasında Tabduk Emre: “Yunus Can, dağda hiç eğri odun yok mu ki hep düzgün odunlar getirirsin?” diye sordu. Yunus da “Şeyhim, burası öyle bir Hak ve doğruluk kapısı ki, buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez.” dedi.
Yılan
Bir gün Yunus Emre yine oduna gitti. Fakat o gün odunu çok kestiğinden yanında getirdiği kıl örme, odunu sarmaya yetersiz geldi. Orada bulunan bir yılanı, kıl örme parçası sanarak, getirdiği kıl örmeye ekledi. Odunları sardıktan sonra dergâha getirdi. Tapduk Emre ile Ana Bacı bu durumu gördüler. Tapduk Emre Yunus’ un artık gitmesi gerektiğine karar verdi. “Bir postta iki aslan olmaz” “Bu Yunus’a bu dergâh küçük” diye düşündü. Ertesi gün Ana Bacı Yunus’a yol izni verildiğini söyledi. Yunus: “Ne diyeyim? Olan oldu. Kaderim biçildi. Bize eyvallah gerek, ancak… Gidişimizi öğrendik, gelişimiz? Ya gelişimiz? Kaderimizi biçen bunun için bir şey buyurmadı mı? Dönüşümüze izin var mı? Ne zaman var?” dedi. Ana Bacı cevap verdi: “Nasipse görüşürüz.” dedi, vakit söylemedi. Yunus, bu sözün ardından yollara düştü. Aynı menkıbe, Yunus’un odunları denk yaparken kendisine yardım etmek isteyen iki yılanı ip olarak kullandığı ve işleri biten yılanların Yunus’u selamlayarak ormana döndükleri şeklinde de anlatılır.
Şeyh Tapduk Emre, Yunus’a dedi ki: “Sen su getir, fakirlerin suyunu sen taşı!” Yunus, bu söz üzerine su getirmeye başladı. Arkasına bir meşin cübbe giyip kırba ile su taşıdı. Bir zaman bu şekilde devam etti. Ama öyle bir an geldi ki, meşin cübbe arkasına yapışmaya başladı. Bu durum ona büyük bir sıkıntı vermekteydi. Bir gün bir dervişe dedi ki: “Ey kardeş, sırtım gayette acır. Göremem. Şuna bir baksan, acaba acının sebebi nedir?” O derviş Yunus’un arkasından meşini çıkardı. Gördü ki, sırtı yara olmuş. Şöyle dedi: “Yunus, sırtın yara olmuş.” Bir miktar mum yağı sürdü. Yunus yine meşini giyip kırbayı alıp su getirmeye gitti. O derviş. Şeyhi Tapduk’a varıp şöyle dedi: “Sultanım şu Yunus’un sırtı kırbadan yara olmuş. Bu görevi bir başka dervişe verseniz!” Şeyh Tapduk dedi ki: “Yunus, yarasını sana mı gösterdi? Yarasına merhemi senden mi istedi? Madem öyle, varsın gitsin yanımızda durmasın!” O derviş gelip bunları Yunus’a söyledi. Yunus da üzüntülü bir şekilde oradan ayrıldı ve çöllere düştü. Bir zaman burada kendi başına kaldı.
Tek Bir Çiçek
Tabduk Emre bir gün müritlerine: “Bugün hepiniz dağa çıkınız ve bana çiçeklerden demetler getiriniz. En güzel demeti hazırlayana bir hediyem olacak.” dedi. Dervişlerin hepsi kırlara çıktılar. Demet demet çiçekler hazırlayıp şeyhlerine koştular. Yunus en sona kalmıştı. Akşamüstü tek bir papatya ile çıkageldi. Zaten Yunus’a karşı gizli bir kıskançlık içinde olan bazı dervişler: “Şuna bakın hele!.. Bula bula bir tek papatya getirmiş.” diye fısıldaştılar. Tapduk, olayın hikmetini Yunus’tan sordu. Yunus da: “Şeyhim, kırları dolaştım, hangi çiçeğe varsam Allah’ı zikreder buldum. Hiçbirini koparamadım. Akşama doğru bir papatya bana seslendi: “Gel derviş Yunus, benim kellemi kopar. Ben bugün Rabbime zikirden gafil oldum. Ölmek bana haktır, beni götür şeyhine.” diye inledi. Ben de size onu getirdim.
Söyle Yunus Can
Günlerden bir gün Anadolu (Rum) erenleri Tapduk Emre’nin tekkesine geldiler. Büyük bir kalabalık oldu. Meclis kuruldu. Mecliste Yunus-ı Gûyende derler bir kimse vardı. Yunus da orada idi. Tapduk Emre coşku içinde kendinden geçerek Gûyende’ye, “Yunus, söyle!” dedi Gûyende işitmedi. Tekrar “Yunus, sohbet eyle işitelim!” dedi Yunus-ı Gûyende yine işitmedi. Üçüncüsünde de Gûyende’den haber çıkmayınca, bu sefer ikinci (Bizim) Yunus’a dönüp: “Yunus, vakit oldu, o hazinenin kilidini açtık, nasibini alıverdin, sen söyle! Bu mecliste sohbet eyle. Hünkâr varlığının nefesi yerine geldi.” dedi. Yunus’un gönlü açıldı, gözlerinden perde kalktı, coşku denizine düştü. Dili çözüldü şiirler söylemeye başladı. İlâhî hakikatlerin sırlarından, inceliklerinden öyle sohbet eyledi ki, işitenler hayran kaldılar.
Aşk Şarabı
Tabduk Emre, bir gün Yunus’a aşk şarabı sunarak, “Yunus, bunu insan ayağı değmeyecek bir yere koy.” dedi. Gayesi, Yunus’un ilahi zevki tadıp dilini çözmesi ve şiirler söylemesiydi. Bu da ancak aşka düşmekle olabilecekti. Bunun üzerine Yunus Emre ne yapacağını düşündü. Günlerce dağları taşları her yeri dolaştı; fakat insan ayağı değmeyecek bir yer bulamadı. Sonunda aklına geldi. Bu yer ancak kendi midesi olabilirdi. Bunu düşünür düşünmez dizlerinin üzerine çöktü. Aşk şarabını içti. İçer içmez de mest oldu, kendinden geçti. Yüreği aşkla doldu. Böylece İlhama kapılarak şiirler söylemeye başladı.
Şeyhin Kızı
Yunus Emre, Tapduk’a kırk yıl samimiyetle hizmet etti. Odun taşımaktan sırtı yara oldu. Fakat kimseye belli etmedi. Şeyhi onu severdi. Bu, öbür dervişlere ağır geldi. “Şeyhin kızını seviyor, onun için bu ağır hizmete katlanıyor” dediler. Bu dedikoduyu Tapduk’a duyurdular. Tapduk, Yunus’un halini bilirdi. Onları doğru yola getirmek ve şüphelerini gidermek için, bir gün Yunus’a tekkeye hep düzgün odun getirmesinin sebebini sordu. Yunus, “Doğru olmayan, bu kapıya layık değildir. Diye cevap verdi. Tapduk “Söyle Yunus’um söyle! Dedi. Yunus bu nefesin bereketiyle şair oldu. Sonra Tapduk, ihvân yalancı olmasınlar, utanmasınlar, diye kızını da Yunus’a verdi. Bu kız Kur’ân okurken akan sular durur, onu dinlerdi.