Mehmet Bina

REHBER BİLGİLERİ

Mehmet Bina

Çoban 
Kırk yıl diyar diyar dolaşan Yunus’un yolu bir köye vardı. Ev ev köylüyü ziyaret etti. Hepsiyle sohbet etti, onlara şiirlerini okudu. Yunus daha sonra müsaade isteyip kalktı. Bir ahırın yanından geçerken bir çobanın ağladığını gördü. Çobanın gözleri kan çanağına dönmüştü. Sebebini sordu. Çoban, sürüsünden bir koyunu kurdun kaptığını, ağaya durumu anlattığı halde kendisine inanmadığını ve eziyet ettiğini söyledi. Yunus, ağanın evini sordu. Çoban, köyün en görkemli evini işaret etti. Yunus: “Bekle beni, birazdan geleceğim. ”diyerek köy ağasının evine yöneldi ve içeri girdi. Bir müddet sonra çobanın kaldığı ahıra döndü. Bu kez çobanı da yanına katıp ağanın huzuruna vardı. Gördüğü manzara karşısında çobanın gözleri fal taşı gibi açıldı. Çünkü ağa odanın dört duvarını turlayıp koyun gibi melemekteydi. Çobanı görünce hemen yanına sokuldu, yakaran gözlerle kendisini affetmesini diledi. Çoban affedince, ağa bir köşeye sindi. Dışarı çıktıklarında “Kimsin sen?” diye sordu. Yunus “Bu nice iştir ki akıl sır ermez ?” dedi. Azığını heybesine koyup gözden kayboldu. 
Dervişlerin Duası 
Yunus Tapduk’a kırk yıl hizmet etti. Fakat kendisine ilahi âlemin sırlarından bir şey açılmamıştı. O da kaçıp dağlara, kırlara düştü. Bir gün bir mağarada dervişlere rastladı, onlarla arkadaş oldu. Her gece onlardan biri dua eder, duası bereketiyle bir sofra yemek gelirdi. Sıra Yunus’a geldi, o da dua etti: “Yâ Rabbi, benim yüzümü kara çıkarma. Onlar kimin hürmetine dua ediyorlarsa, onun hürmetine beni utandırma!” dedi. O gece iki sofra yemek geldi. “Kimin yüzü suyu hürmetine duâ ettin” diye sordular. Yunus “Önce siz söyleyin.” dedi. Onlar, “Biz Tapduk Emre’nin kapısında kırk yıl hizmet eden Yunus diye bir ermiş vardır onun hürmetine dua ederiz” dediler. Yunus bunu duyunca hemen Tabduk dergâhına geri döndü. 
Bizim Yunus 
Yunus, dergâha gelince Ana Bacının yanına vardı. Dergâhtan ayrıldığı için çok pişmandı. Bu yüzden ona: “Aman beni bağışlat!” dedi. Ana Bacı dedi ki: ‘Tapduk, sabah namazına abdest almak için çıkar. Kapı eşiğine yat. Üstüne basınca bu kim diye sorar. Ben, Yunus” derim. “Hangi Yunus?” derse bil ki, gönlünden çıkmışsın! “Bizim Yunus mu? Derse ayaklarına kapan, kendini bağışlat. Yunus, Ana Bacının dediği gibi eşiğe yattı. Sabah namazı vakti olunca Tapduk Emre, Ana Bacının kolunda abdest almaya giderken ayağı Yunus’a değdi. Bu kim diye sordu. Ana Bacı, Tunus” dedi. Tapduk, “Bizim Yunus mu?” deyince. Yunus Tapduk’un ayaklarına kapanıp suçunu bağışlattı. 
Asa Nereye Düşerse 
Yunus Emre, dağda karşılaştığı dervişlerden Hak katındaki derecesini öğrenip, dergâha geri döndüğünde Tabduk Emre onu affetti; fakat yanında kalmasına izin vermedi. Ona şöyle dedi: “Mertebeni öğrendin. Artık burada duramazsın. Çünkü bir postta iki aslan oturmaz. Buradan gidecek ve halkı irşad edeceksin.” Ardından da: “Asamı attığım yere gider, gönülleri orada fethedersin.” diye ekledi. Daha sonra asasını attı. Yunus bu asayı tam beş yıl aradı, sonunda Sarıköy’de buldu ve orada ruhunu teslim etti.
Molla Kasım 
Yunus, hayatı boyunca üç bin şiir söyledi. Bunları bir divan haline getirdi. Molla Kasım isimli bir din bilgini bir su kenarına oturup bu şiirleri okumaya başladı. Bunlardan önce ilk binini okudu ve dine aykırı bularak yaktı. Kalan bin tanesini de aynı sebeple suya attı. Üçüncü bine başlayınca şu beyitle karşılaştı: Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme Seni sığaya çeken bir Molla Kasım gelir Molla Kasım, bu beyti okur okumaz, Yunus’un kerametine inandı. Divanını öpüp alnına koydu. Fakat ne çare ki elde bin şiir kalmıştı. Şimdi Yunus’un o yakılan bin şiirini gökte kuşlar ve melekler, denize atılan bin tanesini balıklar, kalan bin şiirini de insanlar okumaktalarmış.   – Yunus Emre ile ilgili pek çok bilgiyi ona ait menkıbelerden öğrenmekteyiz. Menkıbede geçen “alıç” “buğday”, “nefes” ve “kilit” ledünni birer remizdir. Alıcın erenler tarafından kabulü, gerçekte dosta -teslimiyet işareti olarak- sunulan can kurbanının kabulüdür. Yunus yolun başında, can verip canan sırrını alabilecek mizaçta birisi olduğunu, farkında olmadan, fakat samimi bir halde bu şekilde göstermiştir. Böylece biz, alıç gibi mütevazı bir hediyeyi küçük görmemek gerektiğini Yunus Emre’den öğreniyoruz. Niyazi-i Mısri bu hali anlatırken şöyle der: Her bir kuru lâf ehli dâhil olımaz bu meclise Ol câna kıymaz nice gel desin ona cânânesi. Bu yolda canın veren canan alır yerine Aşk dükkânında onun cân ile bâzâr olur. Bilindiği üzere, kâinatta bulunan bütün maddelerin ontolojik konumu insana yakınlığı ve uzaklığına göre değerlendirilmektedir. Bu maddeler devrederek insana doğru gelir. Menakıpta geçen “buğday” ise, İlâhî nurun unsurlar -bitkiler- âlemindeki ilk elbiselerinden, ilk nüvelerindendir. Bu nüve, kâinatın hulasası olan insana dönüşmeye en yakın maddedir. Ekmeğin ham maddesi olan buğday bu sebeple, teni (nefsi), daha öz bir ifadeyle, rûh mesabesindeki Âdem’le nefs mesabesindeki “Havvâ’yı sembolize eder. Hakikat erbabı, buğdayı, Âdem ve Havva’nın yakınlık sırrından kinaye “yasak meyve” diye adlandırmıştır. Yine her mevcut, bir tek vücudun eseri olduğundan, eskiler “Buğdayın elifi (vahdet sırrı) karnında (içinde)dır.” demişlerdir. Diğer taraftan buğday, maddi değer ölçüsü olması münasebetiyle, dünyevi değerleri ve hevesleri de sembolize eder. Ahıskalı Bektaşî Şeyhi Gâmizî Ali Baba (XIX. asır), dervişi Mehmet Kemâleddin Efendiye gönderdiği mektuplarının bir-kaçında, buğdaydan ledünnî bir remz olarak genişçe bahseder. Ona göre buğday, yaratılışın başlangıcında Cenâb-ı Hakk’ın “kün” emrindeki “nun’un noktasının remzidir. Bu âlemdeki varlığın özü, “kün” kelimesinin noktasında bir cevher olarak gizlidir. Buğdayın ortasında bulunan elif hattı bütün zamanlarda yaşayan insan-ı kâmilin sırrından bir alâmettir. Danenin yarısı erkek (Âdem) ve yarısı dişi (Havva)dir. Cenab-ı Hak bunlara karşılıklı olarak şiddetli bir sevgi vermiştir. “Kün” emri içindeki noktada anne rahmine ekilebilecek kıvama gelen yaratılışın özü (tohm-ı vücud, sperm) vardır. Bu öz, yani, “Kün!” emrindeki nokta, buğdayla remzedilmiştir. Yukarıda, buğday tanesinin bir yarısının erkekliğin, diğer yarısının da dişiliğin sembolü olduğunu belirtmiştik. Buğdayın ortasındaki elif hattı iki tarafındaki dişi ve erkek özellikleri birleştirip kendi kendini tohumlayıp bir dâneden pek çok dâne meydana getirdiği gibi Âdem ile Havva’nın da ferdi yakınlıkları, yani, “Kün!” emrine muhatap olan tohumları, uzun bir zaman içinde âdemin cismini meydana getirmiştir. Böylece, buğday, hem varlığın özü olan erkeklik ve dişiliği kendi varlığında birleştiren âdemiyyetin, hem de nefsin ve şehvetin remzi olmuştur.

Yazarın Diğer Yazıları