Mehmet Bina

REHBER BİLGİLERİ

Mehmet Bina

GECE NAMAZININ ÖNEMİ
Mübarek vefat edeceği gün çok korkulu ve üzgündürler. Yüzleri kül gibi olmuş rengi uçmuştur. Talebeleri bu halden çok ürkerler. Hatta içlerinden biri:
- ´Aman efendim´ der, ´Biz sizin şefaatiniz ile kurtulmayı ümit ediyoruz. Eğer siz bu kadar sıkıntı çekerseniz bizim halimiz nice olur
- Ey dostlarım yetmiş yıllık ibadetimi kıldan ince bir ipe astılar. Kâh o yana, kâh bu yana sallanıyor ve ben bu esintinin kabul yeli mi, ret rüzgârı mı olduğunu bilemiyorum.
Naaşını yıkayan talebesi su ulaştırmak için mübarek gözlerini aralamaya çalışır. Melekler dile gelir,
- ´Kendini yorma´ derler, ´Cüneydin gözü Allah´ın zikri ile kapanmıştır ve onun didarını görmeden açılmaz.´
Talebelerinden biri onu rüyasında görür. Merakla sorar:
- Efendim, Allah-ü Teâlâ size nasıl muamele etti
- İlim ve marifet dolu sözlerimin hiçbir faydası olmadı. Sadece gece kıldığım namazlar imdadıma yetişti..
NAMAZ DA HUŞU    
Bir adam Behlüldane Hazretlerine huşu hakkında soru sorar
O da cevaben: “Bu adama ağzına kadar doldurulmuş bir tas zeytinyağı verin. Yanına birkaç asker koyup şehrin sokaklarını dolaştırın. Eğer bir damla yağı yere dökerse başını vurun der”
Hikmetini anlamazlar ama mutlaka bizim Behlüldane bir şeyler anlatacak diye dediğini yapmaya koyulurlar.
Adamcağız denildiği şekilde gönderilir. Bir süre sonra da salimen döner.
Behlüldane sorar; Anlat bakalım şehrin sokaklarında neler gördün ?
Adam cevap verir ; Ben tastaki zeytinyağından başka hiçbir şey görmedim.
Behlüldane tekrar sorar; Ama nasıl olur, falan yerde düğün dernek vardı ; davullar zurnalar çalıyordu nasıl görmez nasıl duymazsın?
Adam; Aman efendim bana öyle bir dert verdiniz ki, başımın kesilme korkusundan başka bir şey ne duydum ne de gördüm’ der.
Behlüldane Hazretleri hikmetli sözünü kondurur; Namaz kılarken Azrail’in başında bekler vaziyette olduğunu bu namazdan sonra canını teslim alacağını hayal edersen başka bir şey hatırına gelmez. Sen de o zaman huşu içinde namazını kılarsın demiş.
DERDİ OLAN NEYLESİN?
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettiğinde bir süre orada kalır. Bu sırada kaldığı otağda görevli Mısırlı bir cariye vardır ki, Selim Han sabah çıkınca, geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor... 
Bu cariye Yavuz Sultan Selim Hanı görür görmez âşık olur. Lâkin ümitsiz bir aşk!..
Cariyenin aşkı dayanılmaz seviyeye ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Padişaha açılmaya karar verir. Düşünür, taşınır ve bir yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Bir not yazarak Selim Hanın yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:
“Derdi olan neylesin?”
Akşam gelince notu gören Selim Han, bunun, çadırını süpüren cariyeye ait olduğunu anlar ve kâğıdın arkasına cevabını yazar: 
“Derdi neyse söylesin.” 
Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Cariye temizlik için çadıra geldiğinde kaparcasına kâğıdı alıp heyecanla okur. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip önceki notunun altına şu cümleyi ekler: 
“Korkuyorsa neylesin?”
Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar: “Hiç korkmasın söylesin!”
Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir! Aşkını o akşam halifeye söyleyecektir. O gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip beklemeye başlar...
Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariye hemen ayağa kalkar. Selim Han “Buyurunuz, sizi dinliyorum” deyince, cariye bütün cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur. Heyecandan kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle “Efendim...” der. “Cariyeniz...” ve cümlesini tamamlayamadan feryad ederek yığılıp kalır. Selim Han da çok hislenmiştir. Gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der: 
“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”
İHLAS VE SAMİMİYET.
 Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? 
Elbet de bir değildir, ve olamaz..
bilmek yeter mi dersen...haşaa yetmez , belki başlangıcıdır, ama sonu degildir olamaz..
iblis en bilgilisiydi de ne oldu.
kovuldu da şeytan oldu..
-peki ne olmalı. İlmiyle âmil olmali.. yani ilmini icraata yaşantısına yansıtabilmeli insan...
-peki yeterli mi...
yookk yine yetmiyor. Eksik olan bir şeyler daha var. Adam biliyor dinini BU İLİM...
.adam yaşıyor o bildiklerini o da ilmiyle amil...
.ama yetmemiş de bir şart daha konmuş.. o neymiş...
iştee orada kilitleniyor herşey...
çünkü, kafir biliyor veya bilebilir dinini. BU İLİMDİR...
-pekii yaşanabilir mi
bu bildigin ..evet yaşayabilir
munafik da yaşayabilir dinini..
o halde eksik olan şu dur ki 
mü’mini munafiktan ve kafirden ayirt edebilen...
İHLAS ve SAMİMİYYET...
 işte bu varsa her şey tamam...
zira Rabbimiz gönülleri biliyor ihlaslı ve samimii insanlar da 
gönüllerinden yaşayabilenlerdir dinini ve dininin güzelliklerini..
kurtuluşa erebilecek olanlar da onlardır zaten.
bilmek için öğrenmek gayretinde ve çabasında olalım dinimizi..
yaşamak ilmiyle âmil olmaktır ve önemlidir. amma aslolan ihlas ve Samimiyet.. 
İşte bu olmazsa kurtuluş gözükmüyor...
adam biliyor, belki de yaşıyor hatta emr i bil mağruf .nehy i anil munker görevini de yapıyor ..dininin güzelliklerini anlatip kötülüklerden de alıkoyma mücadelesi de veriyor 
ammaa değilse samimi ve ihlasli, 
yani içi ile dışı aynı değil de nuuranilik peşinde ve riya 
gösterişle meşgulse ibadetlerini bile..
.değilse ihlasli ve samimii..
yazık oluyor o ilmine verdigi emeğe....
ve o ilmi yaşayabilme, mücadelesi vermesine.
.-ilk önce kalpler gönüller ALLAH demeli, sonra dil ve sonra tüm beden ve hayat...
buradan başlanmalı başlangıçlar burası olmalı ki..
Huzur olsun kurtuluş olsun...

Yazarın Diğer Yazıları