Mehmet Bina

REHBER BİLGİLERİ

Mehmet Bina

ÇANAKKALE’YE SON EVLADINI DUALARLA UĞURLAYAN ANA.ALLAH YOLUNU AÇIK  ETSİN.
Sene 1915. Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Birinci dünya Harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri ölüyor, biri yetişiyor. İhtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmeleri basmasın diye, el açıp Allah’a dua ediyor. Cepheye durmadan takviye kuvvetleri gidiyor. İşte o kuvvetleri götüren tren, Bilecik İstasyonu’nda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin.  Belki bir daha dönmeyecekler, ama şehit olmak inancı, gönüllerine huzur veriyor.
Sevkiyat subaylarından biri, vagonların arasında, sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla şüpheyle yaklaşır. O anda şimşeğin aydınlığında şunlara şahit olur.
Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası çakılmış gibi orada duruyor, yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen huşû içinde beklemektedir. Anadolu’nun cefakâr, vefa timsali ve sabırlı anası ile, yaklaşan subay arasında şu konuşma geçer:
-Valide! Yağmurun altında niye bekliyorsun?
-Trende oğlum var, onu selametlemeye  geldim.
-Oğlun kimdir, nerelidir?…
-Söğüt’ün Akgünlü köyünden, Mehmet oğlu Hüseyin.
-Onu görmek ister misin, çağırayım mı?
-Sana dua ederim, ona söyleyecek tek bir sözüm var.
Hüseyin kısa zamanda bulunur, elini öpen oğlunu bağırına basan ana son olarak:
-Hüseyin’im oğlum benim, yiğidim!.. Dayın Şıpkal’da, baban Dömeke’de, ağaların Çanakkale’de şehit düştü. Bak, son yongam sensin. Eğer minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme, yolun Şıpka’ya uğrarsa eğer, dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin! Demiştir.
Hüseyin son defa anacığının elini öpmüştü. Yaşlı gözlerle, oğluna bakan Türk anası, son evlâdını da dualarla bu şekilde cepheye uğurlamıştır
ÇANAKKALE SAVAŞINDA ANALARIMIZ. ( BABAN GELİRSE BENİ HEMEN ÇAĞIR HA).
Balıkesir’de Ali Şuûrî İlkokulu karşısındaki boşlukta beş altı yıl öncesine kadar eski bir ayakkabı tamircisi vardı. İkinci aralıktaki ikinci dükkânda kır, pala bıyıklı bir ihtiyar çalışırdı: Bizim Cevdet dedemiz… (Alkalp).
Bir akşamüstü dükkânın önünde çay içerken konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. “Rahmetli babam Hafız Ali, Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvayı Milliye zamanı, işgal yılları, yokluk, kıtlık, sıkıntı, çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.
Anam (Adeviye) benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta her bir yere gidişte yanıma gelir:
– Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha…
– Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha…
– Ben mevlide gidiyorum. Baban gelirse, beni hemen çağır ha..
Annem babamı bekledi durdu. Büyüdüm dükkân açtım. Annem gene her bir yere gidişte dükkana gelir, gideceği yeri söyler; “Baban gelirse, beni hemen çağır ha!” diye eklerdi.
Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kakarak yanıma gelir; “Baban gelirse, beni hemen çağır ha!” diye tembihlerdi. Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti:
“Bana iyi baktınız. Hakkınızı helal edin.” Bana döndü yavaşça:
“Baban gelirse, ona annem hep seni bekledi de” dedi. Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek;
“Hoş geldin… Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.

Yazarın Diğer Yazıları