REHBER BİLGİLERİ
Mehmet Bina
ŞEMSİ NENE
Küçük yaşta evlenmiş, kısa bir müddet evli kaldıktan sonra beyini yedek subay olarak askere göndermiş bir hanımdı. Beyini Çanakkale'ye uğurladıktan sonra vefat edinceye kadar bir kez olsun adımını evden dışarı atmadı.
Bu hususu merak eden bir hanım kendisine:
-Şemsi nene! Bugüne kadar niçin hiç sokağa çıkmadın? Diye merakla sordu.
Aldığı cevap, bütün güzelliğiyle vefakâr bir gönlün hâlet-i rûhîyesini ifade etmekteydi:
-Nasıl çıkarım evlâdım!
Beyim Çanakkale’ye giderken, dış kapının arkasında ellerimi tuttu,
gözlerimin içine bakarak -sevgili hanımım! Gençsin, güzelsin, gözüm arkada kalmasın. ne olur söz ver bana! ben gelinceye kadar sokağa çıkma. - dedi. Ben nasıl sokağa çıkabilirim!
BİR TESTİ SU İLE GELEN İLAHİ YARDIM!
(KAŞIKÇI DEDE KS.)
Çanakkale gazilerinden merhum Lâdikli Ahmet Ağa’nın şahit olduğu şu hâdise, o sıkıntılı günlerdeki ilâhî yardımın bir tezahürüdür. İşte mataradaki bir testi su ile gelen ilahi yardım… Cehennemî bir ateş altında askerlerin damarlarını kurutacak derecede bir susuzluk yaşanıyordu. Tam bu esnâda nur yüzlü bir zât, elinde bir testi su olduğu hâlde siperlerin arasında peyda oluverdi. Bütün askere buz gibi su dağıttı; yine de testisindeki su bitmedi. Lâdikli Hacı Ahmet Ağa da, bu zatın testisinden su almıştı. O zât, Ahmet Ağa’ya:
“–Evlâdım! Yaralanırsan, matarana aldığın sudan sürüver!” dedi. Nitekim bir iki defa yaralanan Ahmet Ağa, yaralarına bu sudan sürdü ve kısa zamanda şifa buldu. İsminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen bu zât ise, Kilit Bahir’de medfun, yıllar önce vefat etmiş bir Allah dostu idi. Bu hâdise gösteriyor ki, Allah’ın izniyle Evliyâullâhın Çanakkale harbinde büyük yardımının olduğu muhakkaktır. (Kaynak: Âbide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı, Erkam Yayınları, 2013)
ÇANAKKALE’DE BU RUH VARDI. BİR ÖMÜR VEFÂ
Balıkesir’de hiç evlenmemiş ve «Yedi Bekârlar» ismiyle anılmakta olan hanımlardan birisi berber Hayri Bey’in halası, bir gün vefat eder. Cenazesinde birkaç akrabanın dışında kimse yoktur. Kılınan cenaze namazından sonra mevtayı takip eden topluluk kabristana gelir ve kendisi için açılan mezara büyük bir itina ile yerleştirilir. Tam üzeri kapatılacakken, oradaki bir yakını şöyle bir hatırlatmada bulunur:
«-Aman unutmayalım, vasiyeti vardı!»
Biraz sonra, bir kese dolusu diş ile birkaç torba saç getirilir ve mevtanın üzerine konulur. Sonra da defin işlemi tamamlanır.
Cenaze merasiminde bulunanlardan birisi merakla sorar:
«-Bunlar da neyin nesi? Niçin mezara konuluyor?»
Bu işin esrarına vâkıf olan bir kimse ise, onun bu merakını şu cevapla giderir:
«-Halamızın nişanlısı, nikâhtan hemen sonra daha düğün yapılmadan Çanakkale’ye gitmiş.
Bir daha da dönmemiş. Gençliğinde çok güzeldi halamız. Çok isteyenler oldu. Lâkin o, nişanlısının hâtırasını kirletmemek için kimselerle evlenmedi. Mezara konulan diş ve saçlara gelince:
«-Yarın mahşer gününde, Huzur-i İlahi’de beyim ile karşılaşırsam; «Bu ağızdan, senin adından başka erkeğin adı çıkmadı.» diyebilmek için ağzından dökülen bütün dişlerini biriktirmiş.» Yine «-Huzur-i İlâhîde ona; «Başıma, saçıma yaban eli değmedi.» diyebilmek için tarağına takılan bütün saçlarını toplamış. Saçlarım şahit olsun diye torbaya koymuş. Onların da kendisi ile beraber gömülmesini vasiyet etmişti. Bizler de bu vasiyetini yerine getirdik.»