REHBER BİLGİLERİ
Mehmet Bina
ÇANAKKALE SAVAŞINDAKİ O MANEVİ RUH.
Koca dere köyünde büyük bi sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor…
Bunlardan biri Lâpseki’nin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır.
Zor nefes alıp vermektedir.
Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır.
Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.
“Ölme ihtimalim çok fazla…
Ben bir pusula yazdım…
Arkadaşıma ulaştırın…”
Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:
“Ben… Ben köylüm Lapseki’li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç aldıydım…
Kendisini göremedim.
Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin”
“Sen merak etme evladım” der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar.
Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de “söyleyin hakkını helal etsin” olur…
Aradan fazla zaman geçmez.
Oraya sürekli yaralılar getiriliyor.
Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor.
Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula.
Komutan gözyaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır.
Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır.
Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine nede gözyaşlarına engel olamaz…
Pusuladaki not:
“Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil’e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız.
Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim.”
TEK BACAKLI BEKİR ÇAVUŞ
Çanakkale muharebelerinde hemşire olarak vazife yapan Safiye Hüseyin, savaştan sonra kendisiyle röportaj yapan yabancı gazetecilere hatıralarını anlatırken, birçok gencin, kendi ellerinde gözlerini kapadığını ifade eder. Enteresan bir tespitini de söyler. “Herkes son anlarında hep “anne” diye sayıkladı. İster İngiliz, ister Fransız, isterse Alman ve Türk olsun hepsi anne diyerek can verdiler” der... Kör olan İngiliz Genci...
Safiye Hüseyin, bu arada bir İngiliz gencinden bahseder. Bu İngiliz genci gözlerini kaybetmiştir ve aldığı diğer yaralar sebebiyle de çok yaşamayacağı bellidir. Ancak Safiye Hüseyin, onu hep teselli eder. Dayanması gerektiğini, nişanlısına kavuşacağını söyler. “Yalnızca bu İngiliz eri nişanlısının adını sayıklayarak can verdi” der, Safiye Hüseyin...
Bu arada, yaralanan bir çavuş vapura getirilir. Adı Bekir’dir... Birkaç gün önce Bekir Çavuşun bir ayağı kesilmiştir... Alman hemşirelerden biri, Safiye Hüseyin’in yanına gelerek telaşla şöyle der:
- Hani ayağını kestiğimiz ağır yaralı yok mu?
- Bekir Çavuş mu?
- Evet.
- Ne oldu peki?
- Kendisine bir hâl oldu hemşire. Tek bacağı ile ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.
Bundan sonrasını Safiye Hüseyin’den dinleyelim:
“Hemen koştum. Bekir Çavuş yaralarından kanlar aka aka ayağa kalkmıştı. Bileğinden tuttum. Müthiş bir ateşi vardı:
- Aman Bekir Çavuş! Dedim. Ne yapıyorsun? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?
“Emri Yapamadım!..”
Bekir Çavuş ise kendini kaybetmiş bir halde idi:
- Elbette! dedi. Ne diyorsun? Emir geldi, emri yerine getirmek lâzım. Tabii kalkacağım...
Ve sabaha karşı Bekir Çavuş kollarımızın arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar kumandanın emrini kendine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne de sevdiğini düşünüyordu. Kansız bembeyaz dudaklarından çıkan son söz; ‘Emri yapamadım...’ oldu.
Fakat ben ona kani idim ki: Bekir Çavuş vazifesini en güzel şekilde yapmış idi...”