REHBER BİLGİLERİ
Mehmet Bina
DÜRÜSTLÜK, İMAM-I AZAM’IN AYRILMAZ VASFI
Bir gün bir kadıncağız, İmam-ı Azam Hazretleri’ne satmak için ipekli bir elbise getirmişti. İmam-ı Azam kaça sattığını sordu. Kadın; “–Yüz dirhem!” dedi.
Ebu Hanife –Rahmetullâhi aleyh- buna itiraz etti: “–Hayır, bu daha fazla eder.” dedi.
Büyük müçtehidi fazla tanımayan kadın şaşırdı. Yüz dirhem daha artırdı. İmam-ı Azam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha…
Ebu Hanif’e Hazretleri yine; “–Hayır, bu dört yüz dirhemden de fazla eder.” deyince kadıncağız hayretle; “–Yâ İmam! Siz bana şaka mı yapıyorsunuz?” demekten kendini alamadı.
Bunun üzerine İmam, işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, fiyatı beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmam-ı Azam onu bu fiyattan satın aldı. (İbn-i Hacer Heytemî, Hayrâtu’l-Hisân, s. 44)
İmam-ı Azam; kuru ve insafsız bir bakışla; «Kendi söylediği fiyattan aldım. Müşteriden ne koparabilirsem kârdır.» demeyip, İslâm ahlâkının icabı olan «kul hakkı» hassasiyetini ne güzel sergilemiştir.
Ebu Hanif’e Hazretleri, vekili vasıtasıyla devam eden ticaretinin de helâl dairesi içinde olup olmadığını kontrol ederdi. Bu hususta o derece hassastı ki, bir keresinde ortağı Hafs bin Abdurrahman’ı kumaş satmaya göndermiş ve ona; “–Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!” demişti. Hafs da, malı İmam’ın belirttiği fiyata satmış; ancak ondaki özrü müşteriye söylemeyi unutmuştu. Durumu öğrenen Ebu Hanif’e Hazretleri, Hafs bin Abdurrahman’a;
“–Kumaşı alan müşteriyi tanıyor musun?” diye sordu.
Hafs; müşteriyi hatırlayamayınca, Ebu Hanif’e Hazretleri, helâl kazancının lekeleneceği endişesiyle, satılan maldan elde edilen kazancın tamamını sadaka olarak dağıttı. Onun bu takvası, maddî-manevi ticaretine ziyadesiyle bereket oldu.
Dürüstlüğü böyle dillere destan olan İmam-ı azam Ebu Hanif’e Hazretleri, müşterisi; fakir veya ahbabı olursa, onlardan kâr almaz, malı aldığı fiyata verir, hatta kazancının bir kısmını müşteriye bağışladığı bile olurdu. Kazancıyla ilim ehline infakta bulunur, geceleri fakirlerin evlerine yardımlar yollardı.
SOHBETİN ÖNEMİ
Ebu Hanif’e Hazretleri; ömrünün son iki yılında Cafer-i Sadık Hazretleri’nin sadık bir talebesi ve müridi oldu. Bu yıllar için; “Son iki yılım olmasaydı Numan helâk olmuştu.” diyerek Hak dostlarının sohbetinin ehemmiyetini dile getirmiştir.
Cenab-ı Hak, cümlemizi ilmiyle takva ölçülerinde amil, bütün imkânlarıyla hizmetlere müdavim, gecesini ibadetle, gündüzünü ilim ve hizmetle değerlendiren kullarından eylesin.
İlmin zahir ve bâtın kanatlarını birleştirerek, Kur’an ve Hadis-i şerifleri Murad-ı ilâhîye muvafık bir şekilde fehmederek, vahiy ve sünnet muhtevasında bir ömür süren kullarının zümresine cümlemizi ilhak eylesin.
HZ. IBRAHİM’İN MALINI MELEKLERE FEDA ETMESİ
İbrahim aleyhisselam çok zengindi. Bunu gören melekler, dedi ki: “Ya Rabbi! Sen ona çok mal verdiğin için mi, o senin “Halil’in oldu?” Allah-u Zülcelal buyurdu ki: “Hayır! Ben onun kalbini biliyorum. İsterseniz, gidin onu imtihan edin.” Cebrail aleyhisselam ve bazı melekler gelip baktılar. Bir dağın eteğinde bir mal sürüsü ve çobanları var. Cebrail aleyhisselam,
İbrahim Halilullah’a: Bunlar kimindir? Dedi. O da: Allah’ındır. Biz bunlara vekâlet ediyoruz, dedi. Cebrail aleyhisselam: Bizim ihtiyacımız var, bize bir koyun verir misin? Dedi. İbrahim aleyhisselam:
Allah’ı bir kere zikredin size vereyim, dedi. Meleklerin zikri farklı idi, onların zikri İbrahim (a.s)’ın çok hoşuna gitti. Onlar şöyle zikrettiler: “Subbuhun, Kuddusun, Rabbuna ve Rabbul Melaiketi verruh.” İbrahim (as):
Bir daha zikredin, Dedi. Zikrettiler, malının üçte birini verdi.
Bir daha zikredin, Dedi. Zikrettiler, malının üçte ikisini verdi.
Bir daha zikredin, dedi. Zikrettiler, bu defa sürünün tamamını onlara verdi. Melekler:
Biz meleğiz, buna ihtiyacımız yok, dediler. O: Olsun, Allah yolunda hibe olan geri alınmaz. Satın, Allah yolunda kullanın, dedi.
Dersler ve İbretler İşte, insanın niyeti, aynen bu şekilde, her konuda Allah için olmalıdır. İbrahim aleyhisselamın niyeti Allah için olduğundan, malını, canını verdi. İzin verilseydi, Allah rızası için kendi oğlunu da kesecekti. Hakikat böyledir. Eğer böyle olamıyorsak, en azından nefsimizi, kendimizi azarlamalıyız. Elimizden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini yerine getirmeye çalışmalıyız.
ÜMMET-İ MUHAMMED’İN ŞAHİTLİĞİ
Hesap gününde Allah-u Zülcelal, Nuh aleyhisselam çağıracak. Nuh aleyhisselam, insanların içinden çıkıp Allah-u Züleelal’in huzuruna geldiğinde, Allah-u Zülcelal ona şöyle seslenmek:
Ya Nuh! Sen kavmine, benim emirlerimi tebliğ ettin, duyurdun mu? O da:
Evet ya Rabbi, tebliğ ettim, deyince, Allah-u Zülcelal onun kavmini çağıracak ve şöyle soracaktır:
Nuh Peygamber, size benim emir ve yasaklarımı tebliğ etti mi? Onlar ise korkudan:
Hayır ya Rabbi, biz bir şey duymadık! Derler. Hâlbuki Nuh aleyhisselam çok uzun seneler, onları Allah’ın dinine davet etmişti de onlar ona inanmamışlardı. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal, yine Nuh aleyhisselam çağırıp ona: Ya Nuh! Bunlara dinimi tebliğ ettiğine dair şahidin var mı? Diye sorar. O da:
Evet, ya Rabbi! Der. Allah-u Zülcelal:
Senin şahidin kimdir? Deyince, Nuh aleyhisselam: Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin ümmetidir, der. Nuh aleyhisselamın kavmi, bu sefer şöyle derler:
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin ümmeti, en son ümmettir. Nuh Peygamber, Âdem aleyhisselama yakın dünyaya geldi. Nuh Peygamberle, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ümmeti arasında, bu kadar zaman farkı var. Onlar bizim üzerimize nasıl şahit olurlar? Nuh aleyhisselam:
Onlar şahitlik ediyorsa sizin diyeceğiniz bir şey yoktur, der. Nuh Peygamber, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin ümmetini şahit olarak Allah’ın huzuruna getirir ve:
Siz, kavmime Allah’ın emirlerini tebliğ ettiğime dair, şahitlik ediyor musunuz? Der. Onlar da:
Evet, şahitlik ediyoruz. Çünkü Kur’an’da bir ayette şöyle buyurulur: “And olsun, Biz, Nuh’u, kendi kavmine gönderdik!” (Nuh; 1) dolayısıyla biz, onun Allah’ın emir ve nehiylerini tebliğ ettiğine şahitlik ediyoruz, derler.