KELAM SAHİBİ OLMAK
Osman Avcı
Yaklaşın hele yarenler. Size birini tanıştıracağım.
Ama önce, gündelik hayatımızda sıkça birbirine karıştırdığımız iki şeyden söz edelim: Çok konuşmak ve güzel konuşmak…
İnsanın süslü kelimeler kullanması, güzel konuştuğu anlamına gelmez. Kimsenin anlamadığı cümleler kurarak bilgili görünmek mümkündür. Fakat sözün asıl kıymeti, muhatabının zihninde bir karşılık bulduğunda ortaya çıkar. İnsan, dinlediği cümlenin ardından bir meseleyi daha açık görebiliyorsa, o söz yerini bulmuş demektir.
Bazen uzun uzun anlatırız da karşımızdakine bir adım yaklaşamayız. Bazen de yerinde sorulmuş tek bir soru, saatlerce konuşarak açamadığımız kapıyı aralar.
İşte bugün size, böyle bir soruyla hatırlanan bir âlimden bahsetmek istiyorum.
İslam düşünce tarihinin önemli isimlerinden İmam Bâkıllânî’den…
Kelâm ilmindeki birikimi ve münazaralardaki kuvvetiyle tanınan Bâkıllânî, Bizans’a elçi olarak gönderilmiş, imparatorun huzurunda Hristiyan din adamlarıyla çeşitli dinî meseleleri tartışmıştır. Onun hakkında aktarılan rivayetlerden biri, sözün nasıl kullanılacağına dair düşündürücü bir örnektir.
Rivayete göre Bâkıllânî, imparatorun da bulunduğu bir mecliste patriğe dönerek hâl hatır sorar:
“Çoluğunuz çocuğunuz nasıllar?”
Bu soru, meclistekilerin hoşuna gitmez. Ruhbanlık hayatı gereği evlenmeyen patriğe eş ve çocuk sorulmasını yadırgarlar.
Bâkıllânî ise onların bu tepkisini, savunduğu inancın temel meselesine bağlar. Verdiği cevabın özü şudur:
“Bir din adamına eş ve çocuk nispet edilmesini yadırgıyorsunuz; öyleyse Allah’a oğul nispet edilmesini nasıl kabul ediyorsunuz?”
Burada bir ayrımı da doğru koyalım: Hristiyan inancındaki “Tanrı’nın Oğlu” ifadesi, bedensel bir babalık anlamında kullanılmaz. Bâkıllânî’nin sözü, İslam’ın tevhid anlayışından hareketle yöneltilen bir itiraz olarak okunmalıdır. Bir inancı eleştirirken o inancın kavramlarını doğru aktarmak da ilmin gereğidir.
Bu anlatıda benim üzerinde durduğum, Bâkıllânî’nin meseleyi kısa ve anlaşılır bir soruda toplayabilmesidir. Savunduğu düşüncenin merkezini biliyor ve konuşmasını oradan kuruyor.
Bugün bizim de biraz buna ihtiyacımız var.
Bir tartışma programını açıp izleyin. Yahut sosyal medyada herhangi bir meselenin altına yazılan yorumlara bakın. Çoğu zaman daha karşımızdaki cümlesini tamamlamadan vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz. Söylenen sözü anlamaya ayıracağımız vakti, kendi sözümüzü nasıl kabul ettireceğimizi düşünerek geçiriyoruz.
Sonra da anlaşılmamaktan şikâyet ediyoruz.
Oysa güzel konuşmanın içinde dinlemek de vardır. Muhatabının ne söylediğini kavramak, hangi noktada ayrıldığını bilmek, itirazını doğru yere yöneltmek gerekir. Bunun için insanın hem bilgisine hem de öfkesine hâkim olması lazımdır.
Üstelik her tartışmadan galip çıkmak zorunda da değiliz. Bazen bilmediğimiz bir şeyi öğrenerek kalkmak, o meclisten alabileceğimiz en kıymetli sonuçtur. “Bu konuda yanılmışım” diyebilmek de ilimle kurulmuş bir ilişkinin göstergesidir.
Kelâm sahibi olmak, ağzından çıkan sözün sorumluluğunu taşımaktır. Bildiğini anlaşılır biçimde söylemek, bilmediği yerde durabilmek, itiraz ederken ölçüyü koruyabilmektir.
İnsan konuşmasının sonunda kendine şunu sorabilmeli: Beni dinleyenin zihnine ne bıraktım?
Bir açıklık mı, yeni bir düşünce mi, yoksa yalnızca yorgunluk mu?
Yaklaşın hele yarenler…
Söyleyecek sözümüz olsun elbette. Ama o sözün ardında emek, bilgi ve düşünce de bulunsun. Dilimiz, öğrendiklerimizin önüne geçmesin.
Allah hepimizi ilim ve hikmet ehli kullarından eylesin. Bildiğini edebiyle söylemeyi, bilmediğini tevazuyla öğrenmeyi nasip etsin.