Osman Avcı

Eviniz saray da olsa, hep o eski kulübeye iç çekeceksiniz

Osman Avcı

Bir gün çocukluğunuzun geçtiği sokağa yeniden gittiniz mi?

Yolunu ezbere bildiğiniz hâlde bir an durup etrafınıza baktığınız oldu mu? Evinizin yerinde başka bir bina, önünde oynadığınız bahçenin yerinde bir otopark… Sokak oradadır ama aradığınız şey gözünüze bir türlü görünmez.

Sonra anlarsınız; insan bazen bir adrese, bir zamana dönmek için gidermiş.

Konya’nın değişen mahallelerine bakınca biraz da bunu düşünüyorum. Uzunharmanlar’dan Şeker Tekke’ye, Paşalı Köprü’den Sedirler’e… Şehrin hafızasında ayrı ayrı yeri olan bu semtlerde yıllar içinde çok şey değişti. Evler yenilendi, yollar düzenlendi, yeni yaşam alanları kuruldu.

Elbette insan daha sağlam, daha konforlu bir evde yaşamak ister. Kışın ısınan, çatısı akmayan, ihtiyaçlarına cevap veren bir yuvanın kıymetini en iyi eski evlerin zahmetini çekenler bilir. O günleri özlerken yaşanan güçlükleri de unutmamak gerekir.

Ama bütün bu yeniliklerin içinde, insanın içine oturan bir eksiklik var.

Eski muhabbetler…

Kapı önüne çıkarılan iki sandalye, yanlarına bırakılan küçük bir sehpa, ince belli bardaklarda çay… Birinin selam verip oturmasıyla başlayan, ardından başka bir komşunun katıldığı sohbetler. Konuşulacak konu bulmak için uğraşılmazdı. Hayat zaten orada, herkesin birbirinden haberdar olduğu o küçücük yerde akardı.

Bir evde yemek pişse kokusunun ulaştığı komşuya bir tabak ayrılırdı. O tabak geri dönerken içine başka bir şey konurdu. Böylece evler arasında yemekle birlikte hatır da taşınırdı.

Mahallenin çocuğunu mahalle tanırdı. Kimin evine misafir gelmiş, kim hastalanmış, kimin bir yardıma ihtiyacı var; duyulurdu. Bazen bu yakınlık insanı bunaltır, herkesin her şeyi bilmesi canını sıkardı. Yine de zor bir gün geldiğinde çalınabilecek bir kapının varlığı insana güven verirdi.

Bugün aynı apartmanda, birbirimize birkaç adım mesafede yaşıyoruz. Buna rağmen bir komşunun adını öğrenmemiz aylar sürebiliyor. Asansörde karşılaşıyor, selamlaşıyor ve kapılarımızın ardına çekiliyoruz.

İş, trafik, geçim telaşı, yetişilecek randevular… Gün bitiyor, yorgunluk kalıyor. Bir çay içmeye ayıracağımız vakti bile önceden planlamak zorunda hissediyoruz.

Sonra bir eski fotoğraf çıkıyor karşımıza.

Duvarının sıvası dökülmüş bir ev, gölgesinde oturulan bir ağaç, tozlu bir sokak… Fotoğrafa bakarken yüzümüzü gülümseten ayrıntılar beliriyor: Annemizin pencereden seslenişi, babamızın eve dönüş saati, akşam olduğu hâlde oyunu bırakmak istemeyişimiz…

O evi gözümüzde büyüten, içinde biriken hayat.

Bu yüzden geçmişe duyduğumuz özlemin tamamını binalarla açıklayamıyoruz. Çocukluğumuzu, kaybettiğimiz büyüklerimizi, artık başka şehirlerde yaşayan dostlarımızı da o sokaklarla birlikte hatırlıyoruz. Eski evin kapısını açabilsek hepsini içeride bulacakmışız gibi geliyor.

Oysa şehirleri yenilerken komşuluğu da bugünün hayatında yaşatmanın yollarını arayabiliriz. İnsanların oturup konuşabildiği bir bahçe, çocukların birlikte oynayabildiği bir alan, yürürken soluklanılan bir bank bunun için bir başlangıç olabilir. Ardından bize düşen küçük işler gelir: Bir selamı uzatmak, komşunun hâlini sormak, çayı iki kişilik demlemek…

Kentsel dönüşümün hayatımıza kattığı imkânlar kadar, mahalle bağlarının geleceğini de konuşmalıyız. Çünkü bir şehre alışmakla, o şehre ait hissetmek arasında insan ilişkileri var.

Konya güzelleşsin, evlerimiz yenilensin, çocuklarımız daha iyi şartlarda büyüsün. Birbirimize ayıracak vaktimiz de olsun.

Yoksa en geniş salonun bir köşesinde otururken bile aklımız o küçük evin önünde kalacak. Diz dize oturulan, çayın eksik olmadığı, sohbetin saate bakmadan uzadığı o yerde…

Eviniz saray da olsa, hep o eski kulübeye iç çekeceksiniz.

Belki de en çok, kapısını çaldığınızda artık kimsenin açamayacağı için.

Yazarın Diğer Yazıları