Osman Avcı

Bir parça et

Osman Avcı

Hayat, duruşu ve ahlakı olmayan insanları, kendileri bile farkına varmadan birçok role sokar.

Mesela yükseğe çıkarır.

İnsan kendini kartal sanır. Bulunduğu yerden herkese tepeden bakmaya başlar. Bir de neyle beslendiğine bakarsınız; bütün hesabı birinin düşmesi üzerinedir. Birisi tökezlesin de sırtına basıp biraz daha yükseleyim diye bekler.

Kendini kartal sanan, meğer akbabaymış…

Bazen de hayat, eline güç verir. Tuttuğunu koparmaya başlar. Bu defa kendini aslan sanır. Kopardığı, garibanın lokmasıdır. Gücü, kendisine karşı koyamayacak birine yetmiştir. Sonra da oturur, herkese ne kadar güçlü olduğunu anlatır.

İyi de kardeşim, sen kimin karşısında aslansın?

Bir insanın aslan mı, sırtlan mı olduğu, karakteri ve ahlakıyla alakalıdır. Kendinden zayıf olana nasıl davrandığına bakın. Bir de çıkarı bittiğinde ne yaptığına…

Çakallıkta zirve yapmış insanların aslanları terbiye etmeye kalkması da ayrı bir mesele. Önlerine atılmış bir parça etin verdiği cesaretle herkese ayar vermeye çalışırlar. O pay kesilene kadar…

Bir de parası arttıkça bilgisi de artmış gibi davrananlar var. Cebine giren her kuruşla kendisini biraz daha haklı sayıyor. Karşısındaki yıllarını bir işe vermiş; umurunda bile olmuyor. Parayı o verdiğine göre en doğrusunu da o biliyor!

“Her şeyi ben bilirim!”

Peki, her şeyi biliyorsun da haddini niye bilmiyorsun?

Elindeki imkânla bir ailenin sıkıntısını giderebilir, bir gencin önünü açabilirsin. Sen aynı imkânı insanları susturmak için kullanıyorsan, kazandığın paranın çokluğuyla kendini nasıl temize çıkaracaksın?

İnsanın önündeki nasibi kendi büyüklüğünün ispatı sanması ne acı. O nasibin de bir hesabı olduğunu unutuyor. Kendisine itiraz edilmeyince yanlış yapmadığını zannediyor. Etrafındakilerin suskunluğunda ne kadar korku, ne kadar mecburiyet var; bunu hiç düşünmüyor.

Böyle zamanlarda insanın kendisine de dönüp şu duayı etmesi gerekiyor:

“Allah’ım, isyan ettirecek fakirlikten ve azdıracak zenginlikten sana sığınırım.”

Başkalarının azgınlığını görürken kendi hâlimizi de yoklayalım. İmkânımız arttığında değişen yalnızca oturduğumuz ev mi? İnsanlara hitabımız, selamımız, tahammülümüz ne durumda? Dün incindiğimiz davranışları bugün başkasına biz mi yapıyoruz?

Çevremiz, bizi cennete yaklaştıracak bir sürü işle dolu. Biz ise hâlâ kimin kimden üstün olduğunu ispatlamaya çalışıyoruz. Birisinin derdini dinlemeye ayırmadığımız vakti, kendimizi anlatmaya harcıyoruz.

Hiçbir şey yapamıyorsanız bir yetimin başını okşayın.

Sonra da geçip gitmeyin. Neye ihtiyacı var, onu öğrenin. Elinizden geliyorsa ihtiyacını karşılayın. Bir çocuğun hayatında küçücük bir iyiliğiniz kalsın.

Osmanlı’dan kalan ahşap evler de var, taş konaklar da. Bazıları hâlâ ayakta. Peki, ilk sahipleri nerede?

O kapılardan girerken kendisini vazgeçilmez sananlar da olmuştur. Sofranın başında son sözü kendisinin söyleyeceğini düşünenler de… Sonra evler el değiştirmiş, o sofralara başkaları oturmuş.

Biz de bugün evlerimize, makamlarımıza, servetimize bakıp kendimize uzun bir ömür biçiyoruz. Her şeyi bırakıp gideceğimizi biliyoruz; fakat bir garibanın hakkını teslim etmeye gelince sanki hiç hesap vermeyecekmişiz gibi davranabiliyoruz.

Önümüze konulan bir parça et için bunca kibir, bunca haksızlık…

Taştan evlerde oturanlar cevap versin:

Bu dünyada kalıcı mıyız?

Yazarın Diğer Yazıları