Dünyayı yeniden yaratsaydınız?
Osman Avcı
Hikaye odur ki bir mecliste dervişlere şu soru yöneltilir:
“Allah azze ve celle, dünyayı yeniden yaratma imkânını size verseydi nasıl yaratırdınız?”
Dervişler sırayla cevap verir. Kimi fakirliğin olmadığı bir dünya tasavvur eder, kimi hastalıkların bulunmadığı, kimi de yokluğun hiç yaşanmadığı bir hayatı anlatır.
Sıra Musa Muslihuddin’e gelir. Sakin bir edayla doğrulur ve şöyle der:
“Zerresine dokunmaz, aynı yaratırdım. Allah azze ve celle bütün noksanlıklardan münezzehtir.”
Bu cevabın ardından, “İşte merkez burasıdır.” denilir. Menkıbeye göre Musa Muslihuddin’in Merkez Efendi diye anılması bu söze dayanır.
Bu hikâyeyi her düşündüğümde, insanın kendi aklına biçtiği sınırsız pay geliyor aklıma. Bazen ömrümüzün birkaç gününe bakarak bütün hayat hakkında hüküm verebiliyoruz. Bir kapı yüzümüze kapandığında bütün yolların tükendiğini sanıyor, bir dileğimiz gerçekleşmediğinde olup biteni yalnızca o eksikliğin içinden okuyoruz. Oysa gördüğümüz, hayatın bize açılan küçücük bir kısmı.
Merkez Efendi’nin cevabında insanı durup düşünmeye çağıran bir teslimiyet var. Her şeyi kuşatamadığını bilen, anlayamadığı yerde de Rabbine güvenmeyi sürdüren bir insanın teslimiyeti…
Çünkü dünya, imtihan yeridir.
Burada kavuşmak da var, beklemek de. Varlık da var, darlık da. Sağlıkla geçen günlerimiz olduğu gibi, bir yudum suyun kıymetini yatağa düştüğümüzde öğrendiğimiz günlerimiz de var. İnsan bütün bunların içinden geçerken sabrıyla, şükrüyle, merhametiyle ve tercihleriyle kendini ortaya koyuyor.
Üstelik imtihan, yalnızca başımıza gelenlerden ibaret kalmıyor. Başkasının başına gelene karşı aldığımız tavır da bize dair bir cevap oluyor. Bir evde yaşanan darlık, o evin hâlini bilen komşunun da sorumluluğuna dokunuyor. Birinin hastalığı, yanı başındakinin vefasını; birinin çaresizliği, elinden yardım gelenin merhametini görünür kılıyor.
Allah’ın yaratışındaki hikmete güvenmek, insana kendi vazifesini de hatırlatır. Aç olanın sofrasına bir tabak koymak, hastanın hâlini sormak, haksızlığa uğrayanın yanında durmak… Kul olarak önümüzde duran işler bunlardır. Kendi ihmalimizden doğan bir acıyla karşılaştığımızda da dönüp yaptığımızı düzeltmek, eksik bıraktığımızı tamamlamak gerekir.
Dünyanın bütün meseleleri hakkında söyleyecek söz bulabiliyoruz. Peki, bize emanet edilen küçücük alanda ne kadar hakkaniyetliyiz?
Bir alışverişte, bir komşuluk ilişkisinde, verdiğimiz bir sözde, elimizin altındaki bir yetkide… İnsanın ahlâkı buralarda belli oluyor. Büyük cümleler kurduktan sonra hayatın küçük görünen işlerinde nasıl davrandığımız, söylediklerimizin ağırlığını da belirliyor.
Tam burada “emin insan” olmayı yeniden düşünmek gerekiyor.
Peygamber Efendimiz’in “el-Emîn” sıfatını kendi hayatımıza ölçü yaptığımızda önümüze çok açık bir sorumluluk çıkıyor: İnsanların sözümüze, elimize, niyetimize güvenebilmesi. Yanımızda bulunmayanın hakkını da korumamız. Bize teslim edilen bir sırrı, bir malı, bir vazifeyi sahibine karşı mahcup olmadan taşıyabilmemiz.
Emin insanın yanında insanın içi rahat eder. Hakkının gözetileceğini, sözün tutulacağını, zor gününde yüzlerin değişmeyeceğini bilir. Böyle bir güveni inşa etmek emek ister. Hele menfaatimizle doğruluğun karşı karşıya geldiği yerde, tercihimizin bir bedeli de olabilir.
İşte bahaneler çoğu zaman o eşikte başlar.
“Herkes böyle yapıyor.” deriz. “Şartlar beni mecbur bıraktı.” deriz. “Ben tek başıma neyi değiştirebilirim?” diye sorarız. Bu sözlere sığındıkça kendi davranışımızın hesabını ertelemeyi öğreniriz.
Bahane, aciz insanın saklandığı kovuktur.
İnsan o kovuktan, kendi payına düşeni kabul ederek çıkar. Yanlış yaptıysa özür dileyerek, bir hakka girdiyse ödeyerek, söz verdiyse tutarak… Bazen bütün bir ömrün istikameti, kimsenin görmediği bir yerde verilen böyle küçük bir kararla belirlenir.
Merkez Efendi’nin menkıbesinden bugüne taşıyacağımız dersin, günlük hayatımızda bir karşılığı olmalı. Rabbimizin hikmetine güvenen kalbimiz, kullarına karşı sorumluluğunu da taşımalı. Dilimizdeki teslimiyet, elimizde iyiliğe, davranışımızda adalete dönüşmeli.
Dünya imtihandır. Bize düşen, yaratılışın zerresine kabahat aramadan, kendi kusurumuzu görebilecek bir gönülle yaşamaktır. Peygamber yolunun yolcusu olarak sözümüzle, işimizle, ahlâkımızla emin kalabilmektir.
Selam olsun, eminlik yolunda yolcu olanlara…