Osman Avcı

Helal bir lira haram beş liradan büyüktür!

Osman Avcı

Hz. Ali Efendimize atfedilen bir kıssa anlatılır.

Hikâye odur ki Hz. Ali Efendimiz, komşularından birine on dirhem sadaka vermeyi düşünür. Evinden çıkıp komşusuna doğru yola koyulur. Namaz vakti girince atını mescidin önüne bağlar, içeri girip namazını eda eder.

Dışarı çıktığında bir de bakar ki atının eyeri çalınmış. Bunun üzerine, sadaka vermek için ayırdığı on dirhemle bir eyer almaya karar verir.

O sırada başka bir komşusuyla karşılaşır. Pazara gideceğini öğrenince on dirhemi kendisine uzatır:

“Bana bir eyer alır mısın?”

Komşusu akşam üzeri pazardan döner, aldığı eyeri getirir. Hz. Ali Efendimiz bakar ki bu, kendi atından çalınan eyerdir.

“Bu eyeri kimden aldın?” diye sorar.

Komşusu bir isim söyler. Hz. Ali Efendimiz duyduğu isim karşısında üzülür. Çünkü eyeri satan kişi, evden çıkarken sadaka vermeyi düşündüğü komşusudur.

Eyeri getiren komşusuna teşekkür eder, ardından şöyle der:

“Vallahi, falanca kendisine gelecek helal rızkı haram etti.”

O on dirhem, zaten o komşuya verilmek üzere ayrılmıştır. Günün sonunda para yine onun eline geçmiştir. Fakat bu defa üzerinde hırsızlığın vebali vardır.

Ben bu kıssayı, insanın kendi eliyle kendisine ettiği kötülüğün bir örneği olarak okuyorum. Bazen bir kazancı kaçırmaktan öyle korkuyoruz ki onu elde etmek için nelerden vazgeçtiğimize bakmıyoruz. Bir yalanı küçük görüyor, bir haksızlığı görmezden geliyoruz. Sonra da elimize geçenin adına nasip diyoruz.

İyi de kardeşim, o nasibi nasıl elde ettiğimizi hiç konuşmayacak mıyız?

Sattığımız malın kusurunu bilerek saklıyoruz. İmkânımız olduğu hâlde yanımızda çalışanın ücretini geciktiriyoruz. Kendi işimiz görülsün diye bir başkasının hakkının çiğnenmesine razı oluyoruz. Ardından da yaptığımıza bir mazeret buluyoruz.

“Piyasa böyle.”

“Herkes yapıyor.”

Böyle diye diye insan, bir zamanlar yüzünü kızartan şeylere alışıyor. Bir süre sonra yaptığının yanlış olduğunu söyleyenlere de kızmaya başlıyor. Çünkü işine gelmeyen bir ölçüyü duymak istemiyor.

Ama o hesabı, “Herkes yapıyordu.” diyerek bir başkasına devredemeyeceğiz. Kendi tercihimizden, kendi kazancımızdan, kendi elimizle aldığımızdan mesulüz.

Bir de çocuklarımız var. Eve ekmek götürmek için koşturuyoruz. İyi yaşasınlar, kimseye muhtaç olmasınlar istiyoruz. Elbette isteyeceğiz. O sofraya koyduğumuz ekmeğin nasıl kazanıldığını da aynı ciddiyetle düşüneceğiz. Çocuğumuza dürüstlüğü anlatırken kendi kazancımızın hesabından kaçamayız.

Hayat da bu kıssada anlatıldığı gibidir. Allah azze ve celle kuluna bir nasip takdir eder. Kul, o nasibi ararken attığı adımdan sorumludur. Helalinden kazanmak için çalışmak da bir tercihtir, daha çabuk elde etmek uğruna harama yönelmek de.

Çalışacağız, yorulacağız, işimizi iyi yapacağız. Daha iyisini kazanmak için gayret edeceğiz. Bütün bunları yaparken sözümüze sadık kalacak, bize güveneni aldatmayacak, kimsenin hakkına el uzatmayacağız.

Benim kendime de hatırlatmak istediğim şu: Bazen bir işten, bazen bir müşteriden, bazen de çok kârlı görünen bir tekliften vazgeçmek gerekir. Helal hassasiyetimizin hayatımızda bir karşılığı olacaksa böyle zamanlarda olacak. İşimize geldiği müddetçe dürüst kalmakla bu imtihanı veremeyiz.

Kıssadaki komşu, günün sonunda elindeki on dirhemi saymış olabilir. Biz de kazandığımızı sayıyoruz. Arada bir, o kazanç uğruna neler yaptığımızı da hesaba katalım.

Rabbim bizleri helal gayretinde olan kullarından eylesin. Bize gelecek helal nasibi harama çevirecek yollara düşürmesin.

Yazarın Diğer Yazıları