Meselelere İlkesel Bakış ve Olaylar Karşısında Aksiyon Almak
Osman Avcı
Son günlerde, kurduğu bozuk cümleleri mizah zanneden bir şahsın sözleri üzerinden yeniden “özgürlük” kavramını tartışan bir toplumla karşı karşıyayız.
Ancak meseleyi izah etmeye başlamadan, kendi penceremizden değerlendirmeye geçmeden önce şunu açık ve net bir şekilde ifade etmek gerekir:
“Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah.” diyen insanların inandığı kutsallara, aklınıza her estiğinde kamuya açık alanlarda dil uzatma lüksünüz yoktur.
Bunu özellikle en başta söylüyorum. Çünkü safımızın belli olması gerekir. Karşımızdaki bizi dinlerken nerede durduğumuzu bilmeli ki neyi savunduğumuz da anlaşılabilsin.
Meseleye sözlerin en güzeli olan Kur’an ile başlamak gerekir. Çünkü biz inanırız ki bizi eğiten, terbiye eden ve istikametimizi belirleyen Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Allah’ın terbiye edici sıfatını bilen insan da sözünü Kur’an’ın terbiyesiyle şekillendirir.
Nitekim şu ayet, Allah’ın kelamı hakkında keyfî söz söylemenin, onu hafife almanın veya mizah konusu yapmanın önünü kapatmaktadır:
“Allah ve Resûlü bir meselede kesin ve bağlayıcı bir hüküm verdiği zaman, mümin erkek veya mümin kadının kendileriyle alakalı o meselede başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur.” (Ahzâb, 36)
Biz biliriz ki Kur’an, Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın insanlığı terbiye etmek üzere Peygamberimize vahyettiği ilahi kelamdır. Bu sebeple bizim için kutsaldır ve kırmızı çizgimizdir.
Bu çizginin herhangi bir ima ile dahi olsa alay konusu edilmesi, izzet ve şeref sahibi Müslümanların karşı duracağı bir meseledir. Çünkü bu konuda gösterilecek en küçük gevşeklik, yarın daha büyük saygısızlıkların önünü açacaktır.
Elbette bu, herkesin bizim gibi inanmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Hatta inanmayanlar da inançsızlıklarını güven içinde yaşayabilmelidir. İnsanlar sorgulayabilir, anlamaya çalışabilir, soru sorabilir. Buna itirazımız yoktur. Bilakis, hakikati arayan herkesin en büyük destekçisi yine Allah’ın terbiyesinden geçmiş müminler olmalıdır.
Ancak kutsalları alaya almak, onları mizah malzemesi hâline getirmek ve toplumun değerleri üzerinde tepinemek bambaşka bir şeydir.
Nitekim bir başka ayette şöyle buyrulur:
“Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet bütünüyle Allah’a aittir.” (Fâtır, 10)
İzzet sahibi herkes bilir ki kutsallarına sahip çıkmak yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir inanç meselesidir.
Bütün bu girizgâhtan sonra şunu da ifade etmek gerekir:
İçindeki kini mizah adı altında kusan bir zümre, bu alanın dokunulmaz olduğunu bilmelidir. Ancak bizim kutsallarımız için geçerli olan bu ilke, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsalları için de geçerlidir.
Kur’an’ın bizi terbiye etme usulü burada da önümüze bir ölçü koymaktadır. En’âm Suresi’nin 108. ayeti şöyle buyurur:
“Onların Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah’a sövmesinler.” (En’âm, 108)
İsimler sayarak ortamı germenin, “Sen şucusun, sen bucusun.” diyerek insanları yaftalamanın bize bir faydası yoktur. Aksine Kur’an bize, insanların değer verdiği şeylere hakaret etmemeyi öğretmektedir.
Dolayısıyla bizim meselemiz; kutsallarımızı korumak, onlara olan hürmetimizi ortaya koymak ve bunu ilkesel bir duruşla sürdürmektir.
Çünkü bizim için bu değerler, gerektiğinde anamızı ve babamızı feda edecek kadar kıymetlidir. Bu meseleyi yalnızca ideolojik bir tartışma olarak görmek veya siyasetin günlük malzemesi hâline getirmek doğru değildir.
Biz kutsallarını siyasetin üzerinde gören, hayatını bu anlayışla yaşamaya gayret eden insanlarız.
Rabbim bizleri istikametinden ayırmasın.
Vesselam…