BAYRAM
Prof. Dr. Ahmet Tarhan
Tam 40 yıl geride kalmıştı. Evlenen evlatlarının birer birer evi terk etmesiyle birlikte dört odalı kocaman ev, onlara adeta boğulmaktan kurtulmak ve hayatta kalabilmek için sürekli çırpındıkları büyük bir umman olmuştu. İkisi de sabahın ilk saatlerinde salonun bir köşesine oturmuş, az sonra gelecek olan misafirlerini bekliyorlardı. Birazdan kendilerini boğan bu sessizlik son bulacaktı. Her ikisi de bu bekleyiş içerisinde geçmişte yaşanan güzellikleri hatırlıyor, birbirlerine hatırlatıyordu. Yanaklardan süzülen yaşların buğusunun evin içerisine yaydığı hüzünlü hava, kapının çalınmasıyla yerini tatlı bir telaşa bıraktı.
“Geldiler hanım! Geldiler” diye sevinç içerisinde gözlerinin yaşını silen Ömer Bey, saçlarını son kez kontrol edip kravatını bir güzel düzelttikten sonra kapının hemen sağındaki yerini aldı. Fatma Hanım, o nazik ifadesi ve güler yüzüyle kapıyı açtı ve “Hoş geldiniz.” dedi.
Kapı açılır açılmaz, çocuklar hep bir ağızdan “Bayramınız Kutlu Olsun” diye bağırdılar. Ömer Bey ve Fatma Hanım hasret kaldıkları çocuk sesiyle tekrar buluşmanın sevinciyle onları içeriye aldılar. Çocuklar biraz tereddüt etse de bu iki tatlı ihtiyarın davetini geri çevirmediler. Çünkü kendilerine şimdiye kadar dolaştıkları evlerin hiçbirinde sunulmayan şekerlemeler ve rengârenk balonlar vaat edilmişti. Koşarak salonda boş buldukları yerlere oturdular ve etrafı bir güzel süzmeye başladılar. Her biri, bir sarayı andıran salonun farklı ayrıntıları içerisinde keşif dolu bir yolculuğa çıkmıştı: Kristal vazolar, Osmanlı döneminden birkaç tablo, Selçuklular zamanından birkaç çini vazo ve çok asil perdeler… Tabii ki Konya’ya ilk getirilenler arasında yer alan eski bir radyo ve baba yadigârı, el dokuması İran halısını da eklemek gerekir.
Çocuklar, etraflarındaki eşyalar için çıktıkları ve keyif aldıkları yüzlerinden okunan tarihsel yolculuğa Fatma Hanım elinde bir tepsiyle kapıda belirince kısa süreli bir mola verdiler. Çünkü tepside meyve suyu dolu bardaklar ve daha birkaç saat önce yapıldığı her halinden belli çeşit çeşit kurabiyeler vardı. Çocuklar gelen şeyleri şöyle bir süzerek salonda bulunan yemek masasındaki yerlerini koşar adımlarla aldı. Onları bu minik ziyafette yılların verdiği yorgunlukla çukurlaşan yüzleri içerisinde parıldayan iki çift göz sevgiyle izlemekteydi. Derken Ömer Bey, çocuklara eskiden bayramlar nasıl olurdu, neler yapılırdı anlatmaya koyuldu.
Geçmişte bayramlarda kendilerini nasıl büyük bir heyecanın sardığını, kendilerine alınan -kardeşlerinden bile kıskandıkları- bayramlıklarını bayram sabahına kadar nasıl koruyup muhafaza ettiklerini hatta onlarla uyuduklarını ve bayram gününü coşkuyla nasıl beklediklerini anlatıyordu. Bu anlatılanlara biraz yabancı olan küçükler kurabiyeleri ve meyve sularını bir güzel bitirdikten sonra arkalarına yaslanarak kendilerine kapı girişinde vaat edilen balon ve şekerlemeleri beklemeye başladı. Kendi aralarında da bunları ne zaman alacakları konusunda fikirler yürütmeye ve diğer apartmanda dağıtıldığını işittikleri şekerleri konuşmaya başlamışlardı bile.
Ömer Bey, çocukların biraz sıkıldığının farkına varmıştı ama uzun zaman sonra yeniden çocuk sesiyle dolan evlerini biraz daha şen tutmak için onlarla yeniden sohbet etmeye koyuldu ve eskileri tekrar anlatmaya başladı.
Çocuklara, bayram ziyaretlerinde ninelerinin kendilerine armağan ettiği işlemeli mendillerden, rengârenk çeşit çeşit akide şekerlerinden ve kâğıt helvalardan söz etti. Büyüklerin elinin öpülmesiyle kazanılan harçlıklar yanında tıpkı şu an evinde misafir olan minikler gibi mahalledeki arkadaşlarıyla kapıları birer birer çalarak açılmasını beklediklerini ve kendilerinin sesini duyan ev sahibinin kapıyı tatlı bir tebessümle nasıl açtığını bir bir anlattı.
Derken, Fatma Hanım yeniden kapıda görüldü. Elinde kocaman bir kavanoz şekerleme ve farklı renk ve büyüklükte on on beş kadar balon… Çocuklar neşe çığlıklarıyla karşıladılar Fatma Hanım’ı. İçlerinden en küçüğü olan Zeynep, ayak parmaklarının üzerinde durarak kendisine sunulan şekerlemelere doğru uzanmaya çalıştı, erişemedi, yeniden denedi. İmdadına Fatma Hanım yetişti ve istediği şekerlemelerden dilediği kadar alabildi. Zeynep’in ortaya koyduğu büyük azim ve kararlılık arkadaşlarından alkış aldı. Pembeleşen yanaklarıyla Zeynep utana sıkıla tekrar masadaki yerini aldı. Kendilerine sunulan ganimetin ardından yenileri için izin isteyen çocuklar, Ömer Bey ve Fatma Hanım’ın ellerini öperek oradan ayrıldılar. Evi terk eden çocuk sesleri giderek cılızlaştı ve evin salonu yeniden sessizliğe büründü. Yaşanan güzel anlar, evdeki sessizliğin bozulması nedeniyle Ömer Bey ve Fatma Hanım’ı çok neşelendirmiş; fakat kısa süren bu sevinç yerini yine derin bir sessizliğe ve düşüncelere bırakmıştı.
Tekrar yalnızlıklarıyla baş başa kalan iki çınar, birbirlerine uzunca bir süre sessizce baktıktan sonra kendilerinin küçük yaşlarda ve ilerleyen yıllarda çocuklarıyla yaşadıkları bayram günlerini birbirine anlattı ve adeta 35-40 yıl öncesini yeniden yaşadılar. Her iki çınar da gözlerinde artan ışıltının ardından yine gözyaşlarına boğuldu. Bayramlar onlar için geçmişte yaşanan güzelliklerin yanında bayram değildi adeta. Her şey yapmacık, her şey yapay ve sanki sadece yapılmış olmak için yapılıyordu. Ya da kendileri yaşlanmıştı ve önceki hazzı alamıyorlardı, kim bilir? Acaba az önce gelen ve kendisine sunulan şekerlemeleri almak için parmakları üzerine yükselen küçük Zeynep, bayramın o eşsiz heyecanını minicik yüreğinde yaşıyor muydu?
Yoksa o da modernleşen dünya ve tüketim kültürü tarafından insanlara sadece yapmacık şekillerde ve tüketmeye yönelik sunulan pembe bir rüyanın içinde miydi? Tüm bu düşünceler içerisinde kaybolan iki yaşlı çınar, kapının yeniden çalınmasıyla irkildi.
Oyun yeniden başlıyordu. Yine çocuklar gelecek, Ömer Bey kapı kenarındaki yerini alacak, “Bayramınız Kutlu Olsun!” çığlıkları yükselecekti. Çocukları içeriye girmeleri için şekerlemeler ve balonlarla dolu ikna pazarlıkları başlayacak ya biraz önceki gibi kazanılacak ya da kapıdan minikler yolcu edilecekti. Evet oyun yeniden başlıyordu…
Ömer Bey iç çekerek: “Yine yumurcaklardır, hanım” diyerek adeta seremonik bir hal alan ayna karşısında kıyafetini düzeltmeye koyuldu. Derken kapı açıldı ve Ömer Bey ile Fatma Hanım yükselen “Büyükanne Büyükbaba Bayramınız Kutlu Olsun!” sesiyle irkildiler: İki çınar ne yapacağını şaşırdı. Bu ses tanıdıktı. Tam beş yıldır sadece telefonda işittikleri torunları Elif’in sesiydi…