Prof. Dr. Ahmet Tarhan

MEZUNİYET FOTOĞRAFI

Prof. Dr. Ahmet Tarhan

Arapça kökenli bir kelime mezuniyet, “okulu bitirme” anlamına geliyor. Haziran ayının ilk haftası ile birlikte başlıyor telaşe ve koşuşturmaca. Bir yanda uzunca bir maratonun ardından bir okulu ya da öğrenim hayatını tamamlamanın tarif edilemez sevinci… Diğer yanda yeni gidilecek okuldaki arkadaşlık ortamı ve öğretmenler ya da bir kâşif gibi keşfedilmeyi bekleyen meslek hayatında karşılaşılacak sürprizlerin belirsizliği…

Mehmet, ilkokulun üç sınıfında Hatice öğretmenine veda edeceğini işittiğinde bir hayli üzülmüştü. Hatice öğretmen bir yandan anne şefkatiyle yaklaşmakta diğer yandan da kuralcı ve taviz vermeyen yönünü gerektiği ölçüde yansıtmaktaydı. Yeni öğretmen kim olacaktı? Asabi biri miydi? Yoksa Hatice öğretmen gibi içinde bulunulan duruma göre ama kararında bir davranış biçimini mi benimsiyordu? Bir hafta sonra büyük gün gelmişti. Kapı açılacağını, müstahdem Ali Efendi’nin neredeyse her ayın başında yağlamasına rağmen ne zaman biteceği belli olmayan ürpertici sesler çıkaran menteşeler aracılığıyla haber verdi. Tüm sınıf kapıya dikkat kesildi. 

Mehmet’in ilkokuldaki son senesiydi. İlköğretimde adettendi, sınıf öğretmeniyle birlikte tüm sınıf bir araya gelerek fotoğraf çektirmek. İlkokulda o dönemde mezuniyet törenleri organizasyonları -nedendir bilinmez- pek yapılmazdı. Fotoğrafçı da iki nedenle okulu ziyaret ederdi: Öğretmenlere ait öğrencilerin ad, soyad ve okul numaralarının yer alan not defterlerine yapıştırıcı ile iliştirilen vesikalık… Yıl sonunda eğitim yıllarını yad etmek ve hafızaları zorlayan arkadaşları belirleme çabalarına hizmet eden tüm sınıf arkadaşları ile sınıf öğretmenin yer aldığı toplu fotoğraf.

Yine o ritüellerden birisi gerçekleşecekti, okulun yan bahçesinde baharın kendisini göstermesiyle filizlenen söğüt ağacı bir hayli yeşile bezenmişti: Sınıf öğretmeni ve arkadaşların yer aldığı, yıllar sonra yeniden hatırlanacak ilköğretim yılları fotoğrafı için güzel bir fon oluşturuyordu. Mehmet’in yakınında ise, Hatice öğretmenin üç yıllık emeklerinin ardından dördüncü ve beşinci sınıfı okuduğu bundan sonraki hayatında önemli bir yere sahip olan ve şu anki mesleğini icra etmesinde en önemli rol modellerden öğretmeni yer alacaktı. Esasında fotoğrafa biraz geç kalmıştı, fakat son sınıfın hatıra fotoğrafında öğretmeninin yanında poz vermeliydi ve öğretmeninin kendisine seslenmesiyle bunu başardı. Önlüğünü ve yakasını düzeltti. Fotoğrafçının “Bozmayın, çekiyorum” komutuyla birlikte yıllar sonra bile yaşanan güzelliklerle anılacak olan karede o an ölümsüzleştirildi. 

Şimdi o fotoğrafta yer alanlardan öğretmen, akademisyen, güzellik merkezi sahibi, tur şirketi sahibi, ev hanımı, işçi, memur, esnaf, avukat, eczacı gibi çok farklı meslek dallarını icra eden ve mesleğinde önemli noktalara gelmiş kişiler bulunmakta. Kimileri Konya’da kimileri Türkiye’nin farklı illerinde ya da dünyanın farklı ülkelerinde hayatlarına devam ediyorlar. Her biri o fotoğraf karesi ellerine geçtiğinde Mithatpaşa İlkokulu’nda yaşadıklarını tekrar hatırlayarak, okul müdürünü, müdür yardımcılarını, öğretmenlerini ve arkadaşlarını hayırla, dualarla anıyorlar. 

Kapının eşsiz senfonisi son bulduğunda, içeriye her zamanki haşmetli yapısıyla Ebazer Müdür geldi. Bir konuda uyarı mı yapacaktı ya da velilerimize iletmemizi istediği bir not mu vardı. Herkes Ebazer Müdüre dikkat kesilmiş ve ağzından çıkacak kelimelere odaklanmışken, hemen yanı başında biri belirdi. Takım elbiseliydi. Müfettiş olabilir miydi? İlk haftalarda pek alışılmış bir şey değildi ama yine de herkesi bir şüphe sardı. Daha dördüncü sınıfın ilk haftasının ortasıydı: Günlerden Çarşamba. Ders müfredatlarına ilişkin ne anlatılmıştı da ne sorulacaktı. Geçen yıla ilişkin temel bilgiler, ışık hızıyla zihinlerden geçirildi. Beynin en ücra ve alt depolama alanları büyük bir özenle tarandı. Aradan üç aylık yaz tatili geçtiğinden çoğu ayrıntıyı hatırlamak pek mümkün görünmüyordu. Yine de büyük bir itina ve özenle bilgiler gözden geçirildi. 

Mehmet’i bu düşünce ummanından Ebazer Müdür’ün söze girmesi çekti aldı. Bu kez Ebazer Müdür, giriş cümlelerini uzattıkça uzattı. Mehmetle birlikte tüm sınıfın gözünün üzerinde olduğu lacivert takım elbiseli kırmızı kravatlı adam, hiç kıpırdamadan gözleriyle herkesi bir bir hafızasına alıyor gibiydi, Mehmet ve arkadaşları ise artık yorulmaya başlamıştı ki… O sihirli cümle Ebazer Müdür’den geldi: “Yeni öğretmeniniz Muzaffer Öğretmene merhaba deyin çocuklar!”. Tüm sınıf neye uğradığını şaşırmıştı. Bir yanda müfettiş olmadığına ilişkin müjdeyle derin bir oh çekilmiş diğer yandan ise tüm öğrencilerinin hemen başlarının üzerinde sayısız soru işaretinden oluşan baloncuklarla sınıfın geçen yaz boyanan tavanı kaplanmıştı:

Nereliydi?

Kaç yaşındaydı? 

Nasıl bir mizaca sahipti?

Mesleğini severek mi icra ediyordu?

Bir haylazlıkla karşılaştığında nasıl tepki veriyordu? 

Kısa takdimin ardından Ebazer Müdür, izin isteyerek sınıftan ayrıldı. Belki okul yıllarının en uzun dersi yapılmıştı. İki kez zil çalmış ama hem öğretmen hem de öğrenciler aldırış etmemişler sohbete devam etmişlerdi. Sohbet müstahdem Ali Efendi’nin çekingen bir tavırla başını kapıdan uzatarak gün sonu temizliğini yapacağını haber vermesiyle son buldu. 

Mehmet’in hayatındaki en önemli kırılma noktalarından birisi o iki saati aşkın süren tanışma günü ile başlamıştı. Kendisine hem arkadaş hem de ağabeylik yapacak Muzaffer Öğretmen ile tanışmışlardı. İki yıl boyunca ne çok şey öğrenmişti kendisinden… Bilge bir kişiliğe sahipti. Mehmet’in bitmek bilmeyen sorularına vakur duruşuyla cevaplar verir, sorularını hiçbir zaman geri çevirmezdi. Öğrencilerinin hayatlarına dokunmanın ne kadar önemli olduğunu yaşayan, yaşatan ve her zaman hissettiren örnek bir öğretmendi. Eğer o dönemde “Yılın Öğretmeni” diye bir ödül olsa kuşkusuz o ödülü hak edecek yegâne kişiydi. 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları