Osman Avcı

Dava ve Tava

Osman Avcı

Normal şartlarda seçim bölgelerinden bağımsız aday olsalar belki eşlerinin bile oy vermeyeceği insanları, siyasi gücün ve parti listelerinin imkânıyla milletvekili sıralarına yerleştirip vekil eden bir sistemin içerisinde insanın aklına, bayramlarda söylenen o meşhur sözün bir başka versiyonu geliyor:

Nerede o eski dava adamları?

Dava adamı dediğimiz şahsiyetler, arkalarından kimin geldiğine, önlerinde kimin olduğuna bakmadan; inandıkları değer uğruna mücadele eden insanlardı. Onlar için makam, mevki ve sıfat bir amaç değil, inandıkları davaya hizmet edebilmenin araçlarından ibaretti.

Bugün ise teşkilatlarda istikbal kovalayan insanlar hamaset ediyor, dava türküsü söylüyor. Fakat hayatın tozunu biraz yutmuş, insanı ve siyaseti biraz tanımış insanların sahip olduğu feraset, karşılarındaki kişinin ne söylediğinden çok ne olduğuna bakıyor.

Çünkü söz ile şahsiyet arasındaki mesafe artık daha kolay fark ediliyor.

Türkiye’nin son yirmi yılda kat ettiği mesafe, şüphesiz hayatımızın konfor alanlarını da genişletti. Bu gelişmenin elbette birçok olumlu tarafı var. Fakat konfor arttıkça mücadele azaldı; mücadele azaldıkça fedakârlığın kıymeti unutuldu.

Böylece ne eskisi gibi dava adamları kaldı ne de o dava adamlarının yetiştirdiği gençlik teşkilatları…

Hangi siyasi görüşü ele alırsanız alın, bugün samimi bir dava bilinci ve siyasi disiplin görmek neredeyse imkânsız hâle geldi.

Partilerin yaşlanması, kadroların değişmesi veya yıllardır aynı sloganların tekrarlanıyor olması sizi yanıltmasın. Bir davanın devam ediyor olması ile o davanın ruhunun yaşatılıyor olması aynı şey değildir.

Bugün Türkiye’de ideolojik bir dava bilincinin ciddi ölçüde zayıfladığını görmek gerekiyor.

Siyasi parti fark etmeksizin teşkilatların önemli bir kısmı, siyaseti bir fikir ve mücadele alanından ziyade gelecekte kapılabilecek bir makamın basamağı olarak görüyor.

Dava geri planda, kariyer önde…

Şuur geri planda, hesap önde…

İlke geri planda, istikbal önde…

Hal böyle olunca yeni neslin siyaset anlayışı da doğal olarak “Bir farkları yok, hepsi aynı.” düşüncesine evriliyor.

Çünkü gençlere dava anlatmak yerine makam gösterirseniz, onlar da siyaseti makamla özdeşleştirir.

Fedakârlık yerine menfaati, sadakat yerine pozisyonu, fikir yerine slogana tutunmayı öğretirseniz; bir süre sonra siyasetin kendisi de bundan ibaret zannedilir.

Belki de asıl kaybettiğimiz şey siyasi görüşler değil, siyasi ahlak ve dava şuurudur.

Bugün Türkiye, davası olan insanların değil; çoğu zaman davası varmış gibi görünmenin daha kıymetli olduğu bir siyasi iklimi yaşıyor.

Fakat bütün bunları söylerken ümitsizlik tohumu ekmek de doğru değil.

Çünkü hâlâ erdemin ve ahlakın çemberinden çıkmamış, fakat bunu politik bir gösteriye dönüştürmemiş nice insan var. Siyasetin gürültüsünden uzak duran, makam peşinde koşmayan, yaptığı iyiliği ilan etmeyen ve inandığı değerleri hayatında taşıyan insanlara da haksızlık etmemek gerekir.

Belki de gerçek dava adamları, bugün en çok bağıranlar değil; en az konuşup en çok bedel ödeyenlerdir.

Belki de mesele “Nerede o eski dava adamları?” diye sormaktan önce, “Biz yeni dava adamlarının yetişmesine ne kadar imkân tanıyoruz?” sorusunu sormaktır.

Çünkü dava, yalnızca geçmişin hatırası değildir.

Dava; bir sonraki nesle aktarılabilen bir şuur, ahlak ve sorumluluk meselesidir.

Ve eğer bugün siyasette eksikliğini hissettiğimiz şey gerçekten buysa, çözüm de yalnızca eski günleri yâd etmek değildir.

Yeni nesle makamın değil, mesuliyetin;

gücün değil, ahlakın;

sloganların değil, şuurun;

kazanmanın değil, gerektiğinde bedel ödeyebilmenin kıymetini anlatmak gerekir.

Gerisi zaten siyasettir.

Ve siyaset, dava yoksa kolayca tavaya dönüşür.

Rabbim, bizden sonraki nesle şuur olabilecek, makamı değil mesuliyeti önceleyen, sözüyle ameli arasında mesafe olmayan dava adamlarının sayısını artırsın.

Çünkü bir ülkenin asıl zenginliği, yetiştirdiği makam sahiplerinin sayısı değil; makam sahibi olduğunda dahi davasını kaybetmeyen insanların sayısıdır.

Yazarın Diğer Yazıları