19 MAYIS
Prof. Dr. Abdurrahman KUTLU (Selçuk Üniversitesi Eski Rektörü)
19 Mayıs 1919, Türk milleti için sıradan bir tarih değildir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak bastığı bu tarih, işgal altındaki vatanı kurtarmak için çıkılan zorlu mücadelenin başlangıcıdır.
Tehlikelerle, belirsizliklerle ve türlü tuzaklarla dolu bu yol, aynı zamanda Türk milletinin yeniden dirilişinin ilk adımı olmuştur.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında savaşa girmiş; Irak, Suriye, Çanakkale, Galiçya, Kafkasya ve Sarıkamış cephelerinde büyük kara ve deniz savaşları vermişti. Ancak savaşın sonunda yenilgi kaçınılmaz olmuş ve Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918 tarihinde Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamıştır.
24 maddeden oluşan bu antlaşma, adeta bir teslimiyet belgesiydi. Osmanlı Devleti’ne yalnızca askerî değil; siyasi, ekonomik ve ticari alanlarda da ağır kısıtlamalar getirildi. Devletin pek çok kurum ve işletmesi denetim altına alındı. Antlaşmanın 7. maddesi İtilaf Devletleri’ne gerekli gördükleri yerleri işgal etme hakkı tanıyordu. Bu maddeye dayanarak kısa süre içinde başta İstanbul olmak üzere Anadolu’nun birçok bölgesi işgal edilmeye başlandı.
Mustafa Kemal Paşa, bu ağır şartları kabullenemedi. Bulunduğu Suriye Cephesi’nden hükümete çektiği telgrafta, savaşta yenilen Bulgaristan’ın bile daha iyi şartlarda bir ateşkes anlaşması yaptığını belirtmişti.
Suriye Cephesi’nde ordusu lağvedilen Mustafa Kemal Paşa trenle İstanbul’a geldi. Haydarpaşa Garı’nda işgal donanmasının Boğaz’dan geçişini gördü.
Çanakkale’de geçmelerine izin vermedikleri düşman savaş gemilerinin şimdi serbestçe Dolmabahçe Sarayı önlerine demirlemesi onu derinden etkiledi. Bu manzara karşısında, “Geldikleri gibi giderler ” sözünü söyledi. Yaveri Cevat Abbas’a, “Ben buraya gelmemeliydim, Anadolu’ya gitmeliydim” dedi.
İstanbul’da bulunduğu süre boyunca ülkenin kurtuluşu için dirayetli bir hükümet kurularak, ülkenin içinde bulunduğu büyük sıkıntılara çözüm yolları arayan Mustafa Kemal Paşa, burada bir umut ışığı göremeyince Anadolu’ya geçmeye karar verdi.
O sırada Samsun çevresinde Türkler ile Rumlar arasında yaşanan gerginlik, ona beklediği fırsatı sundu. 9. Ordu Müfettişi olarak bölgedeki olayları incelemek ve gerekli tedbirleri almak üzere görevlendirildi. Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nezareti’nde yaptığı girişimlerle görev yetkilerini yalnızca Samsun’la sınırlı bırakmadı; Anadolu’daki birçok askerî birliği denetleme ve emir verme yetkisini de aldı. Böylece milli mücadeleyi başlatacak önemli bir adım atılmış oldu.
İngiltere’nin desteği ve teşviki ile İzmir’e çıkan Yunan kuvvetleri Batı Anadolu’da ilerleyişini sürdürüyordu.
Ankara-TBMM’nin kurduğu düzenli ordu, İnönü Muharebeleri, Sakarya Meydan Muharebesi ve 30 Ağustos Büyük Taarruzu ile büyük zaferler kazandı. Sonunda Yunan ordusu, 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize döküldü.
11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın ardından Lozan görüşmeleri öncesinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, saltanat ile hilafeti birbirinden ayırarak 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı.
Saltanatın kaldırılmasının ardından son Padişah Vahdettin, hayatının tehlikede olduğunu ileri sürerek İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanı İngiliz General Harrington’dan İngiltere’ye sığınma talebinde bulundu.
Ve Osmanlı Devleti’nin 36. Padişahı olan Vahdettin, 17 Kasım 1922 tarihinde bir İngiliz zırhlısıyla yakın çevresiyle birlikte bir sabah erkenden sessizce İstanbul’dan ayrıldı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 36. ve son padişahı olarak, 1.Dünya Savaşının son yıllarında 3 Temmuz 1918’de tahta çıkan, Sultan Abdülmecid’in oğullarından olan Vahdettin; Mondros Ateşkes Antlaşması ve Türk Milletine Anadolu’da son verecek, Lozan Barış Antlaşması ile gerçekleşmesi önlenen Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Kurtuluş Savaşı’nda milletinin yanında olmadı. Nihayet İngiltere’ye sığınarak, ülkesinden ayrıldı. Bütün bu yaptıkları ile dedelerinin kemiklerini sızlattığına şüphe yok.
Hâlbuki Sultan Vahdettin bunların yerine:
“Geçme namert köprüsünden, ko su götürsün seni,
Yatma tilki gölgesinde, ko aslan yesin seni “
Anlayışıyla hareket edip milletinin yanında yer alabilseydi, Türk Milleti bağrına basar ve dedelerinin kemiklerini sızlatmamış olurdu. Adı da, tarihe bu özellikleri ile yazılırdı.


