GIDA BAĞIMLILIĞI
Prof. Dr. Abdurrahman KUTLU (Selçuk Üniversitesi Eski Rektörü)
Dünyada çağımızın önemli sağlık sorunlarından biri de şişmanlıktır (obezite).
Bir çok hastalığın sebebi olarak görülen şişmanlık, çok yemek yemekten ziyade beslenme alışkanlığı ile ilgilidir.
Kötü beslenme diye tanımlanan beslenme şekli, gıda teknolojilerindeki gelişmelerle, gıda firmaları tarafından tüketicilerin bağımlı hale getirilmelerinin etkisinin büyük olduğu anlaşılmıştır.
Ülkemizde de önemli bir toplum sağlığı meselesi haline gelen şişmanlık, televizyon kanallarında birbirinden cazip, bağımlılık yaratacak, çeşitli katkı maddeli gıda reklamları göz önüne alınınca, “gıda bağımlılığı” bizde de gittikçe artacak bir problem olarak görünüyor.
Konunun uzmanı olan Dr. Mark Hyman’ın 20 Şubat 2026 tarihli Oksijen Gazetesindeki yazısından alıntılar yaparak bu önemli konuda okuyucularımızı bilgilendirmek istedim.
Normalde bir patatesi yemez iken, farkında olmadan bir paket bisküvi veya cipsi yediğimizi ve tekrar niye canımızın istediğini hiç düşündünüz mü? Bunun sebebi irade eksikliği değil. Çünkü günümüzde birçok ürün, bilimsel yöntemler kullanılarak bağımlılık yaratacak tarzda tasarlanıyor
Gıda bağımlılığı tesadüf değil, ölçülebilir bir değer.
Yale Üniversitesi “Gıda Bağımlılığı Ölçeğine” göre, ABD’deki yetişkin nüfusun yüzde 14’ünde gıda bağımlılığı görülüyor. Bu basit bir “canım çekti” durumu değil, alkol bağımlılığı kadar ciddi bir tablo. Üstelik çocukların yüzde 14’ünde de aynı bağımlılık var. Bu son derece yüksek bir oran.
Büyük gıda şirketleri, son yıllarda gelişmiş olan çeşitli beyin görüntüleme yöntemlerini kullanarak açlık ve tokluk sinyallerimizi devre dışı bırakabilecek ürünler tasarlıyorlar. Bu ürünler beyinde dopamin artışını tetikliyor ve kokain, eroin, nikotin gibi maddelerin etkilediği ödül merkezlerini aktive ediyor. Sonuçta aynı ürünü tekrar tekrar istemeye başlıyoruz. İşte burada bu anda bağımlılık başlıyor.
İnsanlar şişman olmayı istemezler, fakat yukarıda belirttiğimiz gibi biyolojik olarak bağımlı hale getiriliyorlar. Bu bir irade meselesi değil, biyolojik ve nörokimyasal bir bağımlılıktır. Beyin adeta esir alınıyor.
Gıda sektörünün amacı sadık tüketici oluşturmak değil, gerçek bağımlı bireyler yaratmak. Başka bir deyişle, ultra işlenmiş gıdalar beyin üzerinde uyuşturucu benzeri etki yaratacak şekilde tasarlanıyor.
Çocuklar bu konuda çok savunmasız, çünkü dopamin sistemleri hala gelişme aşamasında. Gıda sektörü bunun farkında. Hatta iki yaşındaki çocukların beyin görüntülemeleri üzerinden hangi uyaranlara nasıl tepki verdikleri analiz ediliyor. Neticede korkunç bir döngü ortaya çıkıyor. Tükettiğimiz gıdalar nörokimyasal değişiklilere yol açıyor, dopamin seviyemiz fırlıyor, tekrar aynı gıdayı istememize neden oluyor. Böylece “Zararlı olduğunu biliyorum ama yemeliyim” düşüncesi ortaya çıkıyor. Büyük şirketler adeta beynimizi esir alıyor.
İlginç olan bir boyut daha var. ABD’deki birçok gıda şirketi 1970 ve 1980’li yıllardaki tütün şirketleri tarafından satın alındı. Tütün şirketleri haklarında açılan davalar sebebiyle zayıflamaya başlayınca, geliştirdikleri bağımlılık teknolojilerini gıdalara uygulamaya başladılar.
Peki bu gıdalar vücuda nasıl etki ediyor? Bu ürünler dopamini hızla yükseltirken tokluk hissi vermediği için daha fazla yemek istiyorsunuz.
Örneğin tuzun aroması iştahı artırarak dopamin reseptörlerini harekete geçiriyor. Yağ ise bu ürünleri kaygan ve damak tadınıza uygun hale getiriyor. Ultra işlenmiş gıdalar gerçek gıdanın yerini almaya başlıyor. Cips, ambalajlı atıştırmalıklar, tatlandırılmış gevrekler, kahve kremaları, aromalı yoğurtlar, fast food, gazlı içecekler bu kategoride yer alıyor.
Bugünkü şişmanlık ve kronik hastalık salgını bireysel zayıflık değil, çevresel bir sonuçtur.
Ultra işlenmiş gıdaların yaygınlığı, agressif reklamcılık ve ekonomik eşitsizlikler bu krizi besliyor. Sağlık sistemleri bunun maliyetini taşıyamaz hale geliyor.
Ambalajlı ultra işlenmiş gıdalar lehine muzzam bir pazarlama seferberliği var. İzlediğiniz her maçın devre arasında, televizyonda, videolarda bunların reklamlarını görüyorsunuz. Özellikle çocuklar ve gençler hedef alınıyor. Bu kesinlikle yasaklanmalı.
Bu yasaklamayı yapan ülkeler var. Örneğin Şili’de sabah 06.00’dan akşam 22.00’a kadar abur cubur reklamları yasak. Bu ürünlerin reklamlarında çizgi film karakterlerinin kullanılmasına izin verilmiyor. Okullarda böyle gıdalar satılmıyor.
Çocuklar ve gençler özellikle “albenili, tatlı dilli, güler yüzlü” bu büyük tehlikeden korunmalılar.
NE YAPABİLİRİZ? NASIL BESLENELİM?
Çevremiz sağlığımızı bozacak gıdalarla dolu ama çaresiz değiliz.
Yediklerimiz ve içtiklerimizin içeriklerine dikkat edebiliriz.
Ambalajlı, işlenmiş, katkı maddeli yiyeceklerden uzak durabiliriz.
Dengeli beslenmeye gayret edebiliriz.
Yaşımıza ve günlük aktivitemize göre beslenme yolunu tercih edebiliriz.
Beslenmemizi doğal ve işlenmemiş gıdalara dayalı hale getirerek, kendimizi ve ailemizi koruyabileceğimizi unutmayalım.
Abur cubur atıştırmalıklardan, kola, tatlı, şekerli yiyecekler vb. uzak duralım.
Herkesin vücut yapısı farklı olduğu için birine dokunan gıda, başka birine dokunmayabilir. Kişiler kendilerine dokunan yiyeceklerin farkında olmalı ve onlardan uzak durmalılar.
Genetiği ile oynanmış ürünlerden yapılan gıdaların, genetiği ile oynanmış ürünlerden yapılan hayvan yemleri ile beslenen hayvanların etinin, sütünün, süt ürünlerinin herkeste farklı rahatsızlıklar yapabileceğini bilelim.
Bu arada stres yönetimine ve uykuya da dikkat etmek gerekiyor. Stres açlık hissini artırabiliyor.
Az veya kalitesiz uyku da aynı etkiyi yapabilir.
Bütün bu presipler bir yaşam şekli haline getirilirse sağlıklı bir hayat sürmek mümkün olur.
Sağlıklı toplum da sağlıklı bireylerin çoğunlukta olduğu toplumdur.